ÖYKÜLERİM


SEVGİ

Haddinden fazla uzun parmakları ile iki bozukluğu birbirine sürttükçe çıkan ses sinirimi bozuyor. Bunu ona söyleyemem. En son böyle saçmaladığımda ense köküme öyle bir vurdu ki iki saat boyunca gözümden yaş geldi. Parmakları ile mutlaka bir şey yapmak zorundadır. Tespih çeker, cebindeki bozukluklarla oynar, eklemlerini kıtırdatır, onları ellerini dayadığı masanın üzerine tıp tıp vurur. Parmaklar bildiğini okuyan, bir an yerinde duramayan afacan çocuklar gibidir. Sanki kendilerine ait bir bilinçleri vardır, Orhan Abi’den bağımsız hareket ederler. Vücudunun diğer tüm uzuvlarına göre zariftirler, güzeldirler, özeldirler, onları da böyle hor kullanır işte. Öldüğünde en çok parmaklarının artık hareket etmeyeceğine sevineceğimi düşünüyorum, yüzüme bir sırıtmadır yayılıyor.

– Sen beni dinliyor musun?
– Dinliyorum Orhan Abi.
– Kıçına mı dinliyorsun lan? Ben sana adamın ölen karısını anlatıyorum, sen pis pis sırıtıyorsun.

Adamın ölen karısı dediği, yıllarca seviştiği Esma’dan başkası değil. Üstelik adam da bizim hısım akrabadan Mahmut. Bunu ben biliyorum, bütün mahalle biliyor, Mahmut biliyor, Orhan Abi de bildiğimizi biliyor, ne tiyatrodur anlamadım. Üzgün olduğunda sinirli olur Orhan Abi, tıpkı mutlu olduğunda saldırgan, efkarlı olduğunda iyimser, umutsuz olduğunda neşeli olduğu gibi. Mahmut’un kederi diye anlattığı düpedüz kendi kederi, yoksa ben sırıtmışım, sırıtmamışım umurunda mı olur?

– Olur mu hiç abi? Korkunç bir şey, sinirim bozuldu ondan gülüyorum.
– Rahmetliden bahsederken sinirine hakim ol piç kurusu, yoksa daha nelerin bozulur aklın hayalin almaz.

Bol keseden savurduğu tehditlerini pek ciddiye almıyorum, genellikle bana dokunmaz, aslında sever beni. Ense köküme vurduğu oldu doğruya doğru ama ben de iyi saçmalıyorum bazen. Bir de küçükken çok dayak yedim ondan ama onun en delişmen yıllarında ben de en dövülesi yaşlardaydım. Onbir yaş büyük benden, babam niyetine onu bilirim. O beni sever, kollar, bense ondan nefret ederim. O sevgisinde haşindir, ben nefretimde narin, böyle yuvarlanıp gideriz. Yine de sağı solu belli olmaz. Çok sevdiği dişi bir av köpeği vardı, bir an ayrılmazlardı, sonra baktık bir gün hayvan ortalarda yok. Orhan Abi, uğursuz bir çuvala tıktığı gibi gecenin kör saatinde derede boğmuş hayvanı.

– Tamam abi, özür dilerim.
– Ulan onyedi yaşına geldin, hala nerede gülünür, nerede adam gibi durulur haberin yok be. Esma yengen sayılırdı senin.

Mahmut tarafından mı yoksa kendinden dolayı mı yengem sayılırdı, hangisini kastetti bilmiyorum, sormaya niyetim yok.

– Nerede kalmıştım?
– Kadın üç kere yere düşmüş tavandan diyordun.
– Evet…Becerememiş düğüm atmayı adam gibi.
– Nereden biliyoruz üç kere olduğunu?

Duraksıyor. Dünyanın en garip sorusunu sormuşum gibi bakıyor yüzüme. O anda anlıyorum ki sadece onu dinlememi istiyor. Soru sormak yok, yorum yapmak yok, gülmek ya da ağlamak yok.

– Alt kat komşusu Naciye’den biliyoruz. Tam üç kez büyük bir gürültü duymuşlar, ev başlarına yıkılacak gibi.
– Ev başlarına yıkılacak gibi.
– Ne diye tekrar ediyorsun söylediklerimi lan?

Gülmemek için tekrar ediyorum Orhan Abi. Birinin düşmesi zaten komik, kendini öldürmeye çalışırken düşmesi daha komik, hem de üç kere düşmesi pek komik. Gülersem felaketim olur, o yüzden söylediklerini tekrar ediyorum, aklıma meşgale olsun, gülmeye fırsat bulamayayım diye.
Derler ki Orhan ile Esma, Mahmut ile Esma’nın düğünde birbirlerine abayı yakmışlar. Gözleri birbirine öyle bir kilitlenmiş ki eş, dost, hısım, akraba herkes farkına varmış durumun. Hatta düğünü erkenden bitirmişler, bir tatsızlık çıkmasın diye. Mahmut tatsızlık çıkaracak biri değildir, tat da vermez kimseye ama babalar, ağabeyler, kuzenler, amcalar, teyzeoğulları ve ikinci göbekten kardeş çocukları diken üstüymüş. Hır çıkarmak için, namus kollamak için, içlerinde ne kemlik varsa, bahanesiyle birlikte kusup rahatlamak için geçip oturmuşlar dikenin üstüne. Bacaklar, kollar gergin, yan bakan bir çift göz arıyorlarmış. Oysa Esma ile Orhan Abi dimdik bakmışlar birbirlerinin gözlerinin içine. Hiç çekinmeden, utanmadan, gülümseyerek. Bu kadar aleni bir şey karşısında fara tutulmuş tavşan yavrusuna dönmüş ahali, ne yapacaklarını bilememişler, neden sonra en iyisi düğün derneği kısa kesmek diye düşünmüşler, evli evine köylü köyüne dönmüş.

– Seni dinlediğimi göstermek için tekrar ediyorum Orhan Abi.
– Dinlediğini biliyorum, yoksa çoktan yerdin tokadı.
– Demin dedin ya, beni dinlemiyorsun diye.

Pis pis bakıyor yüzüme, dudağının üstü gülecekmiş gibi seyiriyor, rakı bardağını masaya vurmakla, bozuklukları birbirine sürtmekle yetiniyor. Ne kadar içtiğini hesap etmeye çalışıyorum, işin içinden çıkamıyorum. Bana her zaman babalık etti, daha babam ölmeden önce bile. Aslında uzak akrabayız, sorsalar tam olarak neyim olduğunu bir çırpıda söyleyemem ama anam doğumda çok zorlanmış, ölüp ölüp dirilmiş. Babam o kara saatlerden birinde Orhan Abi’den söz almış, anama ya da babama bir şey olursa bana kendi çocuğu gibi bakacağının sözünü çekip almış o tuhaf yüreğinden. Orhan Abi sözleri çok ciddiye alan bir adam olduğundan, kimse ölmeden öyle davranmaya başlamıştı bile. Oysa verilen sözlerin ciddiye alınacak son şeyler olduğunu bilmesi gerekirdi. Öyle olmasalar, havada en ufak bir iz bırakmadan, söylendikleri anda kaybolup giderler miydi? Sert adamdı ama söz bir kez ağızdan çıkardı, zeytin rengi gözlere bir kez bakılırdı, bir kez sevdaya düşülürdü…

– Üç kuruşluk aklınla bana ukalalık taslama.
– Niyetim o değildi abi.
– Bir gün anlarsın ne kadar zor olduğunu…Allah anlatmasın ya.

Ocaktaki kara kuru demlik bir ıslık saldı, kem rüzgar pencereyi yaladı, aynı anda çok da uzak olmayan bir yerde bir köpek uludu, ikimiz de kulak kabarttık. Neden böyle bir gecede kaçmamışlardı ki? Esma iki entari, üç beş altın toplayıp meydanda gece yarısından sonra buluşurdu Orhan’la, bizimki huzursuz parmakları ile beklerdi kadının gelmesini. Ben olsam öyle yapardım, kaçırırdım sevdiğimi. Niye kaçmadıklarını sormak için açılan ağzımdan bambaşka sözcükler dökülüyor sakarca.

– Senin köpek de çok gürültü yapar mıydı geceleri? O yüzden mi kurtuldun ondan?

Sözcükler öyle acemi, öyle münasebetsiz çıkıyorlar ki ağzımdan, masanın üstüne saçıldılar, kırıldılar, işe yaramaz oldular sanıyorum. Orhan Abi belli ki ne köpeği, ne rüzgarı, ne beni duyuyor, öyle dalıp gidiyor. Yüzü gariban bir çocuğunkine dönüyor birden, bakışları başka alemde, parmakları bile duruyor, sakin sakin bekliyorlar Orhan’ın o alemden geri dönmesini.

– Çok seviyordum onu ama yapmak zorundaydım. Herkese yaltaklanıyordu kancık. Anlıyor musun?

O zarif, işbilir parmakların, kaba saba sicime attığı düğümü hayal ediyorum. Orhan Abi belki istememiştir böyle bir şeyi yapmayı, belki bilerek düğümü gevşek atmıştır ilkinde, ikincisinde. Ancak ense köküme vuran o parmakları iyi tanırım; inatçıdırlar, zariftirler, acımasızdırlar. Gözlerimi parmaklarından, her zaman düzgün kesilmiş uzun tırnaklarından alamıyorum bir türlü. Sanki parmaklarla gözgöze geliyoruz ve bana gülümsüyorlar. Anladığımı belli etsem başıma bir iş gelir mi kestirmeye çalışıyorum yarı çocuk aklımla. Belki de gerçekten köpekten bahsediyor. Sormadan, cevap vermeden kara kuru demliğe doğru seğirtmeye karar veriyorum sonunda. Bilmek neye yarar? En güzeli olan biten her şeyin üzerine bir bardak demli çay içmek.

Sözcükler Dergisi Mayis 2012 sayısında yayınlanmıştır.

20120529-202945.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 YÜZLEŞME

 –        Çıkmıyor… Hâlâ ellerimde… Tırnaklarımın içinde kurumuş, topak topak olmuş!

–        Hep rol, hep trajedi. Leydi Macbeth karşınızda! Çıkmış. Ellerin tertemiz. Hepsi burada, üzerimde hala. Ve yerde. Ve şilte içti çoğunu.

–        İnanmıyorum sana, aynaya bakmam lazım.

–        Yüreğin yetmez.

–        Sus artık.

–        Orman hareketlenmiş, sana doğru geliyor. Ağaçlar seni boğacak, ağaçlar seni boğacak.

–        SUS DEDİM SANA!

 

Üçüncü günün sonu, artık dışarı çıkmam lazım. Hava hâlâ turuncu, pencereden dışarı yan gözle bakıyorum, sulu, bal tadında bir şeftali düşüyor aklıma. Üç gündür ilk defa bir şey yemek istiyorum. Duyularım keskin mi keskin. Bir renk kırıntısı seslerin kapısını açıyor, kapının ardında bir fısıltı koca bir sese dönüşüyor, ses çıplak göğüslerimi okşamaya başlıyor ılık ılık. Giyinemiyorum bir türlü. Mıhlanıp kalıyorum olduğum yerde. Oysa giyiversem onun gömleklerinden birini, sokuversem eteğin içine, örtsem göğüslerimi ve ayıbımı, çıkıp gitsem. Bu kadar mı zor? Kıyamet onlar yüzünden koptu ya, göğüslerimi düşünmek istemiyorum. Yine de üç gündür göğüslerim ortada geziyorum evin içinde.

–        Allahtan küçükler, yoksa çoktan sarkarlardı. Yine de eskisi kadar diri değiller tabii.

–        Niçin söyledin şimdi bunu? Hiç saklamadım ki yaşımı.

–        Saklasaydın keşke, inanmış gibi yapardım, o zaman söyleyemezdim sarktıklarını. Madem ki yaşımız, görüntümüz konusunda dürüstüz, al sana dürüstlük.

–        Piçin tekisin.

–        Hiç yakışmıyor senin gibi hanımefendiye bu laflar. Gençler acımasızdır, unuttun mu?

 

Hem artık görüşmeyelim diyorum. Laf lafı kovaladı, canım yandıkça yandı. Sevişme sonrası ağzımda kalan güzelim tat ekşidi, pis bir koku saldı. Bende bunlar olurken, onun ağzı hep oynuyordu. Her biri en acıtacak yerlerime isabet eden taşlar fırlatan bir katapult oldu çıktı o güzelim ağız. Bütün uzuvlarım kendi başlarına hareket eder oldu birden. Gözlerim kırpıştı, başladılar ağlamaya, başım sağa sola sallandı, ayaklarım yatağı dövdü, elim ise komodinin üzerindeki koca makasa uzandı. Hep orada tutardı onu. Bildiğin dikiş makası, oysa düğme bile dikemezdi. Şeytan tırnaklarını, saçındaki kırıkları hep bu heyula ile keserdi, hep de yatakta yapardı bu işleri. Bu hareketleri bile azdırırdı beni, bir daha sevişirdik.

 

Eteğe hiç kan sıçramamıştı neyse ki. Defalarca yıkandım. Hep odaya dönüyorum, mecburum, evdeki tek ayna orada. Ayna olmasaydı da girerdim odaya. Dünden beri yataktan yayılan o kerih koku odanın dışına çıkmak üzere artık. Sınırda bekliyor, bir sonraki odaya sızacak, çok yakında evin tamamını ele geçirecek, beni ele verecek. Komşuların burunlarına ulaşmaya çalışıyor sinsi sinsi ama vakti var daha, yeterince güçlü değil henüz, beni yenemez. Seviyorum bu kokuyu. Ne de olsa onun kokusu, hiçbir sevişmeyle inemediğim derinliklerden geliyor. Terinin kokusunu severdim, türlü türlü hallerinin rayihasını çekerdim içime ama kanı başımı döndürüyor. Yeterince uzun süre soluyunca kerih ve kandırıcı üst tabakanın altından onun mis kokusu ulaşıyor burnuma, yaşarken hiç varamadığım özü bu.

 

Yatağa bakamıyorum. Güya bir gömlek geçireceğim üstüme, saçımı tarayacağım, aynaya şöyle bir bakacağım ve çıkıp gideceğim bu evden. Olmuyor bir türlü. Aynaya bakmak, yatağa bakmaktan daha zor. O mendebur önce yatağı gösterecek, sonra sarkan göğüslerimi, en son bir katilin gözleriyle baş başa bırakacak beni. Yüzleşme. Bunları yapamasın diye önünde dikiliyorum ama pencereden dışarı bakıyorum. Dakikalardır saçlarımı fırçalıyorum. Canım acıyor, yine de duramıyorum. Ancak bakışlar atmalıyım aynaya, etkisine girmeyecek kadar kısa ama yüzümde, elimde kan var mı bakacak kadar uzun olmalı, zor iş. Üç gündür başaramadım.

 

– Aynaları sevmez misin?
– Çok severim.
– Nasıl sevgi bu? Banyonda bile ayna yok, bir bu yatak odandaki var.
– Sevişirken bakmayı seviyorum kendime, çırılçıplakken, hayvana, vahşiye dönmüşken. Gerçekte ne olduğumuzu hatırlatıyor bana.
– Ben sevmiyorum çıplakken kendime bakmayı. Hayvan ya da vahşi olduğumu da düşünmüyorum.
– Allahtan küçük göğüslerin, yoksa çoktan sarkarlardı. Yine de eskisi kadar diri değiller tabii.

 

Duyularım, hislerim çok keskin. Yalan söylüyor bana. Henüz görmesem de, bir yerlerimde kanı var, biliyorum. Saçlarımı iyi taramalıyım. Bir kadının başına bir felaket geldiğinde en çok onlar belli eder durumu; kurur, ağarır, dağılır, dökülürler. Düzgün olmalı saçlarım. Hava hala turuncu, biraz daha beklemeli, maviler ve grilerle birlikte çıkmalı evden. Onlar dosttur insana, sır saklarlar, ayıp örterler. Şimdi şöyle sulu bir şeftali olsa, bal gibi tatlı… Boyu artık pencereye varan ağacın dallarından biri değip duruyor cama, sinir bozucu bu tıkırtıdan başka bir şey duyulmuyor. Aynaya bakmalıyım. Bakmadan çıkarsam yakalayacaklar beni, biliyorum. Küçücüktü bu ağaç, ne vakit bu kadar boy attı? Ses büyüyor gittikçe, kan kokusunu, turuncuyu ve aynayı da yanına almış. Aynaya bakmalıyım, çabucak. Sanki omuzuma uzun parmaklarından biri ile tıp tıp dokunan, hesap soracak bir ihtiyar var pencerenin hemen dışında: “Ne yaptın sen bakayım?”

 

– Orman hareketlenmiş, sana doğru geliyor. Ağaçlar seni boğacak, ağaçlar seni boğacak.
– Aynadan sana bakmadığım sürece sorun yok. Görmüyorsam seni, yoksun demektir.
– Kimsenin yaptığı yanına kalmaz.
– Evet, bak, senin kalmadı işte.
– Ben sadece öldüm, bu herkese olur ama sen deliriyorsun, işte bu ender bulunan bir meziyet.

– SUS DEDİM SANA!

 

Notos Dergisi Ekim-Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Reklamlar
  1. teşekkürler güzel bir öykü okumadan bana zevk vermeyen öyküler nedense bu sefer iyi geldi

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: