Blog Arşivleri

Aşk Dediğin…


Amour

Perşembe gecesi, gösterimden kalkmadan bir gece önce Aşk’ı (Amour) yakalamayı başardım. Akşam saatlerine kadar hala umutsuzdum, zira ne karın ardından gökyüzünün gülümseyeceğinin, ne de iki gündür bana korkunç acılar çektiren belimin biçimsiz bir sinema koltuğunda oturmama izin vereceğinin garantisi vardı. Hem hava, hem bel konusunda risk alarak kendimi zor da olsa Capitol sinemalarına attığımda, salon beklediğimden daha kalabalıktı.

Haneke, malum tokat gibi filmlerin yönetmeni, bu kez 80’lerinde bir çiftin, Anne ve Georges’un ilişkisi üzerinden aşkı, evliliği, insanın başka bir insan için ne kadar sıkıntıya girebileceğini sade, sert ve yine tokatlayan bir üslupla sorguluyor. Çiftimiz, emekli müzik öğretmenleri, bir kızları, onları kollayan ama eve geldi mi bir türlü gidemeyen komşuları, ara ara ziyaretlerine gelen eski öğrencileri var. Son derece uyumlu, sevecen, huzur dolu bir çifte ve bir emekli hayatıyla filme merhaba diyoruz. Öyle ki, insanın biran önce emekli olası ve günlerini eşiyle birlikte o konserden bu konsere giderek, gazete okuyarak geçiresi geliyor. Derken bir sabah, çay içerlerken hayatın, yaşın, yorgun bedenin gereği Anne havlu atıyor ve hastalanıyor. Bundan sonra da gittikçe kötüye giden, baştaki huzurun zerre zerre silindiği, onun yerine insanın ruhuna karabasanların gelip oturduğu bir filmle karşı karşıyayız.
Filmin bu kadar etkileyeci olmasının tek nedeni, insanın bir anda kendini 85 yaşında, çaresiz ve hasta hayal edebilmesi elbette. Hele 30 yaşın üzerindeyseniz, sadece hayal etmekle kalmayıp, tahmin ettiğinizden bile yakın bir gelecekte karşı karşıya kalabileceğiniz sevimsiz bir senaryoyu düşünmeye başlıyorsunuz ister istemez.

Oyuncular o kadar başarılı ve güzeller ki! Hem Anne, hem Georges’un bu kadar tatlı yaşlanması, onların gençliklerini, aşklarını, paylaştıklarını, bir ömür boyu katlandıklarını rahatlıkla gözünüzün önüne getirmenizi sağlıyor. Bir yandan özeller, bir yandan çok sıradanlar. Artık gereksiz hırsların, kibirlerin kalmadığı, her şeyin boş olduğunun idrak edildiği o güzel çağdalar. Ama insan olmanın en büyük trajedilerinden biri de bu. Tam “artık arkaya yaslanmanın zamanı geldi” deyip derin bir nefes saldığınızda bunu yapacak gücü, nefesi, ömrü bulamayabileceğiniz bir çağ bu aynı zamanda.

Filmde alttan alta işlenen çok güzel başla mesajlar da var. Ancak hastalık ortaya çıktıktan sonra sık sık görünmeye başlayan, o zaman da annesi ölüm döşeğine gelene kadar saçmalayan bir kız çocuk profili var ki evlere şenlik. Felç geçirmiş annesinin karşısında emlak fiyatları ve faiz oranlarından bahseden kadına tokat atmak istedim. Yaklaşımı annesini rahatlatmak, günlük konulardan bahsederek dikkati hastalıktan uzağa çekmek değil, kendi derdine düşmekti. Babasını sürekli, annesini hastaneye yatırmadığı için azarlayan, mızıkan kadın bir tane faydalı öneriyle çıkıp gelmedi, ya da “iki gün de anneme ben bakayım” demedi! Çocuk doğurayım da yaşlandığımda bana bakar diye düşünen biriyseniz, filmi izledikten sonra üç doğum kontrol yöntemini aynı anda kullanabilirsiniz.

Bel ağrısı çeken, bir kaç gündür yarı sakat gibi dolaşan ben sanırım bu ruh halimin etkisiyle filmden fazlası ile etkilendim. 20 yaşında olsam sıkılabilir, hatta yarısında salonu terketmeyi bile düşünebilirdim ama yaşım ilerledikçe zor durumda kalan yaşlılara olan duyarlılığımın da arttığını görüyorum. Çocukken sadece tepelerine çıktığımız, evimizin tonton fertleri olarak sevdiğimiz yaşlılar, ilerki dönemlerde bize hepimizin hayatında olabilecek zorlukları, çaresizlikleri, o hiç gelmeyecek sandığımız sonun o kadar da uzakta olmadığını hatırlatıyorlar.

Film gösterimden kalksa bile Oscar adaylarının açıklanması ile tekrar gündeme gelecektir, zira 5 adaylığı var. Mutlaka izlenmesi gereken bir film diyorum ama bunu lütfen sağlıklıyken yapın ki benim gibi melankoliniz ikiye katlanmasın!

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: