Blog Arşivleri

Huzur Apartmanı


noisy neighbour

Kiminle ev, komşu muhabbetine girsem, herkes dertli, kimsede rahat, huzur yok. Sorunlarımız apartman hayatına geçişimizin nispeten yeni olmasından mı, evlerin geğirsek duyulacak kadar dandirikten inşa edilmesinden mi kaynaklanıyor, bilemiyorum. Güzel bir pazar gününde medeni bir şekilde yaşamayı bilmeyen saygısızlar olduğumuz sonucuna varmak da istemiyorum. Oysa modern sitelerin reklamları ne kadar sempatik. Herkes genç, sarışın, havuza hiç su sıçratmadan dalıyor ve tenis oynuyorlar! Gerçek hayatta ise aynı evler çöp atanlar, yirmidört saat müzik dinleyenler, partileyenler, kavgacılar, sevişgenler ve bir parça halıya hasret döşemede çivili topukla yürüyenlerle tıklım tıklım. Herkes üstündekini, altındakini, sağındakini suçluyor. Hani “benim kocam aldatmaz, onlar hep başkalarının kocaları” misali, sen saygılıysan, ben saygılıysam bu kadar saygısız nereden çıkıyor? Bir noktada ben kendimden şüpheye düşmüş, bir gün evdeki tüm hareketlerimi gözlemiştim, terliklerimin topuğundan, dolap kapaklarından çıkan sese kadar her şey kontrol edilmişti, hem de ömrüm boyunca hiçbir komşudan şikayet gelmemesine rağmen.

Bizim apartman da çok farklı değil, örneğin üstümüzdeki daire dört senedir boş ama gürültülü! O nasıl oluyor derseniz, şöyle; söylenti o ki nişanlı bir kızımız var, evlenip bu daireye “gelin gelecek”. Artık bu nasıl bir kızdır, nasıl bir nişandır bilemiyorum ama zavallı kızın anasını gayet iyi tanıdığımı söyleyebilirim. Dominant teyzemiz kendini dört yıldır, her haftasonu kızının evini dekore etmek, temizlemek, gelip kolaçan etmekle yükümlü kılmış. Otoparkta sık sık rastlaşıyoruz, gördüğüm hükümet gibi, suratsız, yaşlı bir kadın ve onun peşisıra yere bakarak yürüyen otuzlu yaşlarında bir genç kadın. Yani eşek kadar olmuş gelin kızımız kendi oturacağı evi neden kendi döşemez, neden her hafta anasının eteğinin arkasından ezik ezik gelir, nişan neden son buzul çağı kadar sürer bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Bildiğim tek şey teyzemizin evlilik hazırlıklarını yaparken çektiği eşyanın, avaz avaz bağırmasının, koca topuklarla boş odada attığı adımın haddinin hesabının olmaması. Ne bitmez dekorasyonmuş, ne bitmez temizlikmiş, ne bitmez nişanmış, Kate Middleton bunlara kıyasla yangından mal kaçırır gibi evlenivermiş. Ben asıl eğer bir gün bu evlilik gerçekleşir ve üstümde tam zamanlı yaşamaya başlarlarsa olabileceklerden korkuyorum. Neden uyarmıyorsun derseniz, yine tecrübe ile sabittir ki bu arızalı modellleri “uyarmak” diye bir şey sözkonusu olamıyor, direkt kavga aşamasına geçiyorsunuz. Ondan sonra da işler daha da sarpa sarıyor. Geçmişte benzer hikayelerle çok karşılaştım; hem yaşadım, hem yaşayanlardan dinledim. Tüm bunlardan çıkardığım sonuç ise anasının zamanında terbiye etmediği insanı, elli yaşından sonra benim terbiye edemeyeceğim ve “apartman hayatı” denilen merette huzur diye bir şeyin mümkün olmadığı, en azından bizim memleketin hali bu.

İronik olan ise apartmanlara genellikle gerçek manzaranın tersi isimlerin verilmesi; çiçek isimleri, Dostlar Apartmanı ya da Huzur Apartmanı gibi. Bu oksimoron durum bir noktada bana öyle komik gelmişti ki o saniye aklıma bir hikaye fikri düşüvermişti. “Huzur Apartmanı” işte böyle marazi komşuların, zorlama komşulukların ilham verdiği bir öykü oldu çıktı, Varlık Dergisinde yayınlandı. Komik değil, hüzünlü bir öykü oldu ama zaten kendi evinizde rahat yüzü görmemeniz pek komik bir durum değil. Umarım bu pazar gününde içinde kendinizden ya da komşularınızdan bir parça bulursunuz ve televizyonunuzun sesini köklemeye niyetiniz varsa, durup bir daha düşünürsünüz.

HUZUR APARTMANI

– Bir şey lazım mıydı?
Talat Bey, aslen size biraz Allah korkusu lazım. Bütün mahalle dedenizin zamanında nasıl köşeyi döndüğünü hala konuşur. Sizin de geri kalır yanınız yok hani. Armut düşüvermiş dibine. O kadar mal mülk, alın teriyle mi olurmuş? Söylenceler muhtelif. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Kiracılarınıza üç kuruş için ne eziyet ettiğinizi cümle alem bilir. Tefeci Talat der herkes ardınızdan ama yüzünüze gülüverirler. Parası olana herkes gülümser ne de olsa. Yöneticiliği de kaptırmazsınız kimseye. İki adet ekmek istersiniz her gün, kabuğu çıtırından. İşim gücüm yok da bakkalda kabukları imtihan edeceğim, çıtır mı, değil mi? Batırdım mı kırık tırnaklı çirkin parmaklarımı ekmeğe, Neriman Hanım ters ters bakar yüzüme, “Görgüsüz kapıcı, ne olacak!” der gözleri.

– Bir şey lazım mıydı?
Çok şey lazım size ama kıyamazsınız ki paraya. Cimrilikten öleceksiniz Rıza Bey. En başta bonkörlük lazım ama ne yazık ki bakkalda satılmıyor meret. Bayram sabahı kapınızı çalıp şeker isteyen çocuklara terlik fırlatmışlığınız vardır, “Çalışın, kazanın ulan!” diye bağırarak. Aidatı ödemeyenler listesinde hep bir numaradasınız maşallah. Gördüğüm en aksi adamsınız. O her daim çatık iki kaş yok mu, onların yüzü suyu hürmetine mümkün olduğunca uzak dururuz sizden ama Talat Bey görev icabı kapınıza dayanır:
– Ödeyin artık şu parayı Rıza Bey, mantolama yapılamıyor sizin yüzünüzden.
– Hiç ihtiyaç yok ki. Resmen soygun bu!
– Herkes apartman dökülüyor diyor, bir tek siz itiraz ediyorsunuz.
– Herkes dünya düz dese onlara mı inanacağım?
– Üste para verseler ona da inanırsınız.
Kırk yılın başı misafiriniz gelse, en ucuzundan bisküvi aldırırsınız, çaya banıp yer garipler. Tek bir ampül yanar koca salonda, en düşük vatlısından. Kışın iki abayı üstüste giyer, kollarınızı hareket ettiremezsiniz, yine de getirmezsiniz kombiyi insan yaşar bir dereceye. Suç sizde değil, hala size misafirliğe gelende.

– Bir şey lazım mıydı?
Bence lazım değil Nurcan Hanım. Yaradan size fazlasıyla eli açık davranmış zaten. O gözler, o bacaklar, o gülüş. İnsanın sizi çıtır çıtır yiyesi geliyor vallahi. Bazı komşulara sorarsanız namus lazım diyeceklerdir.
– O kızın yolu yol değil.
– Ar damarı çatlamış ayol.
Neymiş? Bekarmışsınız, evinize erkekler geliyormuş. İzin verseniz ben de gelirim. Size gelmeyecekler de kart Neriman’a mı gidecekler? Bana karşı hep naziksiniz, hep güleryüzlü. Tavırlarınız da pek bir rahat. Ben gözünüzün içine bakmaya kıyamam ama siz elimi kolumu tutar durursunuz. Talat Bey sürekli sizin kapıyı gözetler. Arada kaçırdığı olursa bana sorar:
– Var mı gelen giden sekiz numaraya?
– Ben nereden bileyim Talat Bey?
– İşin ne senin? Bileceksin tabii! Biz de zevkimizden bakmıyoruz. Yöneticiyiz, eşek başı değil ya.

– Bir şey lazım mıydı?
…diye size de sormak isterim ama hiçbir zaman kapıyı açmazsınız ki Ümran Hanım. Üç yıldır her sabah kapınızı çalarım. Üç yıldır her sabah kapının gözünden bana bakarsınız. Üç yıldır kapıyı açmazsınız. Komşular da sevmez sizi, tavşan boku gibi kadın derler, kokmaz bulaşmaz. Kocanız da sizin gibi soğuk nevale, kimseye selam vermez. Korkmayın bu kadar, borçlu çıkmazsınız. Ne lazımsa, gider kendiniz alırsınız. Sizi koca koca torbalarla eve sürüklenirken görürsem çöp gibi kollarınıza bakıp bir an üzülürüm ama çok sürmez, yürür giderim yoluma.

– Bir şey lazım değil Ali Efendi.
Size biraz sabır lazım Mine Hanım. Daha ağzımı açmadan siz yanıtlarsınız soruyu. Hep bir telaş, hep bir koşturma. Yerinizde duramazsınız bir türlü, konuşurken eliniz ayağınız oynar durur. Hızlı konuşur, hızlı hareket edersiniz. Asansörü beklemeye bile sabrınız yok. Hiç üşenmez, dört katı iner çıkarsınız. Sinirli olduğunuz söylenir. Doğrudur. Kupkuru bir kadınsınız, sinirinden kurumuş dedikleri cinsten. Hal hatır sormak isterim. Sırf sizi şaşırtmak için bir gün “Onu sormayacaktım Mine Hanım” demek isterim, şaka yapmak bile gelmez içimden. Durun, nefeslenin arada Allahaşkına. Ananızın karnından da beş aylıkken mi fırladınız?

– Bir şey lazım mıydı?
Neriman Hanım bilirim titizsiniz. Kapıyı açtığınızda elinizde ya bulaşık eldiveni vardır ya temizlik bezi. Sürekli sabun, deterjan siparişi verirsiniz. O kadar kısa sürede nasıl biter onca kutu anlamam. İnsan yese bitiremez. Beni de azarlarsınız sürekli. Merdivenler yeterince temiz değildir, otoparkı örümcek ağları kaplamıştır ya da elli kere söylediğiniz gibi ekmek parmaklanmaz. Bilmezsiniz ki siz kapıdan girmeden bakkal yerden toplar o ekmekleri bazen. Fırıncının neler yaptığını ben bile düşünmek istemem.

– Bir şey lazım mı Ufuk?
Çok severim sizin zili çalmayı be Ufuk. Öndişleri dökülmüş ağzınla bana gülüvermeni, kepçe kulaklarını, “Ali Amca” derken çocuk samimiyetiyle yüzüme bakmanı pek severim. Hep mutlusun, hep sakinsin. Okulda olursan, anan açarsa kapıyı, hayal kırıklığına uğrarım, elimde olmadan içimi çekerim. Bilsem yersiz kaçmayacağını, seni alıp parka götümek isterim, senle top oynamak isterim, sana gofret, çikolata almak isterim. Benim Gökhan’ımı hatırlatırsın bana, Allah sonunuzu benzetmesin, böyle acıyı düşmanımın başına vermesin. Hepsi Gökhan’dan sonra bu hallere düştüğümü, ağız kokusu çekmek zorunda kaldığımı iyi bilir ama hoşlarına gider bana cahil cühela muamelesi yapmak. Çoğundan daha fazla mürekkep yalamış olduğumu bilsen şaşırır mısın? Sen hep istediklerine kavuş be Ufuk, hiç bir eksiğin kalmasın hayatta. Sizin eve ne lazım bilemem ama bana sen lazımsın.

Her sabah, aynı saatte, aynı sırayla, aynı yüzlerle, aynı terane…
Bir Allah’ın kulu da bana bir şey lazım mı diye sorsa fena mı olur? Söyleyeceğimden değil ya, bu yaştan sonra bir parça rahat lazım, güleryüz lazım, sizsizlik lazım.
Bir de şu ismi değiştirmek lazım…
Kapıdan alın, bana verin…
Yoksunluğuna inat, hepimizle alay eder gibi…
Huzur Apartmanı…

Varlık Dergisi, Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: