Kategori arşivi: Sinema/TV

Taht Oyunları Tavlaya Benzemez…Buz ve Ateşin Şarkısı


game of thrones

Fantastik edebiyat, biz edebiyat severlerin bir nevi evlilik dışı evladıdır. Yıllar önce, denizler aşırı bir diyarda, güzel ama basit bir kadından peydahlanan çocuğa benzer. Keyif aldığımızı itiraf etmek zordur, elalem ne der korkusu ağır basar, avam ve “ahlaksız” olarak değerlendirmekten öylesine tırsarız ki söz bu tür edebiyata geldi mi üç maymunu oynamayı tercih ederiz.

İstisnalar vardır elbette; örneğin Yüzüklerin Efendisi. Kim Tolkien’e dil uzatmaya cesaret edebilir ki? Alternatif dünyalar, ırklar, lisanlar yaratmıştır, Nazi Almanyasını ölesiye eleştirdiği simgesel bir kurgu oluşturmuştur, üstelik Elfler güzel, Hobbitler sempatiktir!

İtiraf ediyorum “Game of Thrones” dizisine bulaşmadan önce pek umutlu değildim. Ancak karlı, eve kapandığımız günlerde yapacak ekstra bir aktivite ararken bir çok eleştirmenin ve arkadaşımın diziyi çok övdüğünü hatırladım. Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ile tanışmam TV dizisi sayesinde oldu. Birbirinden güzel oyuncularla, oldukça da erotik çekilmiş bir dizi olduğunu söylemeliyim, aman ne güzel fantastik yaratıklar, minik ejderler varmış, çoluk çombalak izleyelim demeyin sakın.
Olaylar tıplı Yüzüklerin Efendisi’nde olduğu gibi alternatif bir dünyada ve zamanda geçiyor. Yedi krallık adı verilen bu diyarda bir çok kadın ve erkek nihai hükümdarlığın kendi hakkı olduğunu iddia ediyor. Game of Thrones yani Taht Oyunları adı da işte buradan geliyor. Olay örgüsünün merkezinde Stark ailesi var, kadim, cesur ve dürüst bir aile. Aslen iktidar sahibi olmakla değil, krala başgöz olmakla ilgilenen Ned Stark ailenin başı. Ancak türlü entrikaya kurban gidince, oğlu da kendini diğerleri ile birlikte taht kavgasının içinde buluyor, ancak kendi için bir şey istiyorsa namert olsun. Yine Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamamıza devam etmek gerekirse yedi krallıkta çok daha fazla ırk, dil, entrika var, iyilikle kötülük keskin sınırlarla ayrılmamış, karakterler çok ama çok daha derin, bir çoğunun konuşması esnasında çıkan zeka pırıltılarından gözünüz kamaşıyor. Örneğin bir cüce karakteri var, adam öyle zeki, hazırcevap ve anasının gözü ki, gerçek hayatta bulasım, en yakın arkadaşım yapasım geliyor (o biraz daha endamlı olaydı ya da ben biraz daha çıtı pıtı olsaydım, aşk-ı ilan bile ederdim!).

Dizi HBO tarafından çekiliyor, şu anda tüm dünya nefesini tutmuş 3.sezonun başlamasını beklemekte. İkinci sezon sanırım Noel öncesinde falan bitiyordu, bir sonraki sezonun başlama tarihi ise Mart sonu! Dört ay boyunca bir dizinin yeni sezonunu beklemek istemeyen, sabırsız bir İkizler burcu olarak ben de kitaplarla tanışmaya karar verdim. Yedilemenin her bir kitabı dizinin bir sezonunu temsil ediyor, böylece ben de okumaya üçüncü kitaptan başladım. İlk iki kitabı okumak yerine televizyondan izlemek ve sonra sözcüklerin arasına dalmak gerçekten enteresan. Ancak uyarlama öyle başarılı ki hiçbir kopukluk hissi yaşamadan olay örgüsüne kaldığım yerden devam ettim.

Kitabın çılgınlık derecesinde sevenleri var, bizde bile birçok kitapçının rafında ön sıralarda yer aldığını görürsünüz ancak yolunuz yurtdışında bir kitapçıya düşerse lütfen olayın ulaştığı çılgınlığa dikkat edin. Kitabın her türlü hediyelik eşyası, takvimi, biblosu, oyuncağı, yedi krallığın her birinin dev haritalarının satıldığı kitlerle karşılaşacaksınız. Yazar George R.R Martin, gerçekten akıllı bir abimiz. Popüler bir edebiyat eseri olmak için ne gerekiyorsa kitaplarına serpiştirmiş; aşk, entrika, savaş, son dönem gözden düşmeyen fantastik yaratıklar-yani ejderhalar, büyücüler ve zombilerin ataları!-kitabın her bir köşesine, malzemeden kaçınmadığınız güzel bir yemek gibi güzelce serpiştirilmiş.

İki sezon dizi ve bir sezon kitabın sonrasında geldiğim noktada hala Mart sonunu tırnaklarımı kemirerek bekliyorum, iki kitabı daha geçen hafta almış bulunuyorum ve Games of Thrones’un Yüzüklerin Efendisine beş bastığını düşünüyorum. Siz de sıkıcı hayatımızdan, badem bıyıklarla ,tuhak solcumsular arasındaki atışmadan bıktıysanız, çok daha karizmatik karakterlerle dolu, gerçek bir iktidar mücadelesine buyrun derim. İster dizi, ister kitap formatında sıcak sıcak servis yapın, afiyet olsun. Hem de elinizi çabuk tutun, ne de olsa hep dedikleri gibi “Kış Geliyor/Winter is coming!”…

Bir de ters köşeden bakalım…


prometheus_movie-wide

Prometheus’u sinemada izlememiştim. Uzun zamandır bomba bir filmle görünmeyen Ridley Scott’un (Alien ve Gladiator) dört gözle beklenen filmiydi. Kısmet DVD’den izlemekmiş, sinemada izlemediğim için de zerre üzülmedim, zira Prometheus, dağ beklerken fare doğuran filmlerin çoğu gibi, benim için bir hayalkırıklığı. Her şeyden önce artık kült olan bir filmden, Alien’den fazlası ile yararlanma çabasında. Filme göndermeler, ağzının içinden on tane daha ağız çıkartan yaratıklar, devam filmlerinde ustanın ipin ucunu Alien’a bağlayacağının sinyalleri, bence hepsi çok sıkıcı ve sıradan. Scott gibi bir yönetmene de bu kadar ucuz pazarlama numaraları yakışmamış, kendini daha ağırdan satmasını beklerdim.

Film, aslında gerçekten cesaret sahibi bir yönetmen tarafından ele alınsaymış, süper çarpıcı olabilecek, radikal bir konuyu işliyor. Ya adına insanoğlu dediğimiz canlı, dünyaya planlı olarak “ekilmiş”, “üretilmiş”, başka bir gezegendeki bizden çok daha ileride, akıllı yaratıklar tarafından getirilmişse ne olur? Büyük bir soru, büyük bir varsayım. İzlemeyen varsa, daha fazla spoiler yapmayayım ancak iddia radikal olsa da uygulamada geleneksel çizgiden ayrılmaya cesaret edememiş yönetmen. Her zamanki dindar ve Amerikan kurtarıcı klişesi, inançsız bilimin (ki insan suretinde bir robot tarafından temsil ediliyor) duygudan ve inancın korkusundan yoksun olduğu için her türlü fitneye teşne olduğu..vs gibi ortalama zekaya sahip, muhafazakar ve milliyetçi Amerikalıya hitap eden kısımlar, insanı filmden fazlası ile soğutuyor. Neyse yine de umutsuzluğua kapılmayalım, belki devam filmlerinde durumu biraz olsun kurtarır Ridley Amca.

Ancak bu film vesilesi ile çok enteresan bir kitabı hatırladım; Zecheria Sitchin’in 12. Gezegen isimli kitabını. Kitap, filmdekine çok benzer bir iddia ile yola çıkar. Ya din kitaplarındaki ya da evrim teorisindeki gibi yaratılmadıysak? Ya güneş sistemimizdeki henüz varlığını ispatlayamadığımız, güneş çevresindeki bir turunu 3600 yılda bir tamamlayan Nibiru isimli bir gezegenden gelen varlıklar tarafından özel olarak “üretildiysek”? İddia odur ki, bu gezegende yaşayanlar dünyanın madenleri başta olmak üzere, doğal zenginiklerinden faydalanmak ve burayı kolonize etmek için yola çıkarlar, ucuz iş gücü olarak da insanı yaratırlar. İnsan da karşısında gördüğü bu üstün zekalı, teknolojik benzerini Tanrı olarak adlandırır. Zaman içinde bu “Tanrılar” insanoğlu ile de çiftleşir ve yarı-tanrılar ortaya çıkar. Sonra iklim değişir, büyük sel/tufan (kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı) olur, insanların çoğu ölür, daha sonra da Tanrılarla arası bozulur…vs.

Sitchin, otuz yılını Sümerleri incelemeye adamış, gelmiş geçmiş en büyük Sümerolog ve çivi yazısı uzmanlarından biri. Sümerlerin ne zaman ve nereden ortaya çıktıklarının tam olarak bilinmemesi iddiasının belkemiğini oluşturuyor. Birdenbire ortaya çıkan bu kavmin zamanın çok ilerisinde bir matematik, astronomi, tarım, metalurji bilgisine sahip olması, kendisinden sonra ortaya çıkan Babil, Mısır ve Yunan medeniyetlerine ilham vermesi ise Sitchin’e göre ancak bu halka hazır olarak verilen bilgiler sayesinde mümkün. Büyük dinlerin kutsal kitaplarında geçen yaradılış efsanesi, Nuh Tufanı ve daha bir çok önemli olay ve hikayenin pagan dinlerinde ve Sümer yazıtlarında da aynen geçiyor olması başka bir ilginç durum. Tabii ki bunlar büyük laflar, büyük iddialar, zamanında bilim dünyasını da bir hayli karıştırmış. Çok sert eleştiriler de var, deli saçması diyenler de, ancak bu iddiaların en azından tarih ve arkeologların bir kısmına çok farklı bir bakış açısı kazandırdığı bir gerçek. Sitchin’in yazdıklarını ciddiye alanların sayısı da azımsanmayacak kadar fazla.
12. Gezegen, yazarın “Dünya Tarihçesi” isimli serinin tek bir kitabı. Aynı radikal bakış açısı ile tarihteki önemli olayları yorumlayan bir çok kitabı daha var serinin. Bu yıl içindeki okuma hedeflerimden biri de bunların tamamını bitirebilmek.

Sitchin’in hikayesini satın alırsınız ya da almazsınız ancak hayatının otuz yılını bir araştırmaya veren insanın bulduklarına en azından şöyle bir gözatmak, emeğe saygıdandır diye düşünüyorum. Tarih boyunca “ya bildiğimiz gibi değilse?” diye sorma cesaretini gösteren insanlara hep hayran olmuşumdur, Sitchin de benim için bu kategoride. Günün sonunda bu soruları sorma cesareti gösteren insanlar olmasaydı yeryüzünü hala düz bir tepsi sanıyor olabilirdik, öyle değil mi? Siz de ezber bozmak, kendi evreninizin doğruluğundan eminseniz bile paralel bir evrene seyahat etmek, “ya böyle olsaydı?” diye düşünmek istiyorsanız kitap (ve hatta bu kitaptan sonra izlenecek bir Prometheus) şiddetle tavsiye edilir.
12gezegen_3240_46969

Aşk Dediğin…


Amour

Perşembe gecesi, gösterimden kalkmadan bir gece önce Aşk’ı (Amour) yakalamayı başardım. Akşam saatlerine kadar hala umutsuzdum, zira ne karın ardından gökyüzünün gülümseyeceğinin, ne de iki gündür bana korkunç acılar çektiren belimin biçimsiz bir sinema koltuğunda oturmama izin vereceğinin garantisi vardı. Hem hava, hem bel konusunda risk alarak kendimi zor da olsa Capitol sinemalarına attığımda, salon beklediğimden daha kalabalıktı.

Haneke, malum tokat gibi filmlerin yönetmeni, bu kez 80’lerinde bir çiftin, Anne ve Georges’un ilişkisi üzerinden aşkı, evliliği, insanın başka bir insan için ne kadar sıkıntıya girebileceğini sade, sert ve yine tokatlayan bir üslupla sorguluyor. Çiftimiz, emekli müzik öğretmenleri, bir kızları, onları kollayan ama eve geldi mi bir türlü gidemeyen komşuları, ara ara ziyaretlerine gelen eski öğrencileri var. Son derece uyumlu, sevecen, huzur dolu bir çifte ve bir emekli hayatıyla filme merhaba diyoruz. Öyle ki, insanın biran önce emekli olası ve günlerini eşiyle birlikte o konserden bu konsere giderek, gazete okuyarak geçiresi geliyor. Derken bir sabah, çay içerlerken hayatın, yaşın, yorgun bedenin gereği Anne havlu atıyor ve hastalanıyor. Bundan sonra da gittikçe kötüye giden, baştaki huzurun zerre zerre silindiği, onun yerine insanın ruhuna karabasanların gelip oturduğu bir filmle karşı karşıyayız.
Filmin bu kadar etkileyeci olmasının tek nedeni, insanın bir anda kendini 85 yaşında, çaresiz ve hasta hayal edebilmesi elbette. Hele 30 yaşın üzerindeyseniz, sadece hayal etmekle kalmayıp, tahmin ettiğinizden bile yakın bir gelecekte karşı karşıya kalabileceğiniz sevimsiz bir senaryoyu düşünmeye başlıyorsunuz ister istemez.

Oyuncular o kadar başarılı ve güzeller ki! Hem Anne, hem Georges’un bu kadar tatlı yaşlanması, onların gençliklerini, aşklarını, paylaştıklarını, bir ömür boyu katlandıklarını rahatlıkla gözünüzün önüne getirmenizi sağlıyor. Bir yandan özeller, bir yandan çok sıradanlar. Artık gereksiz hırsların, kibirlerin kalmadığı, her şeyin boş olduğunun idrak edildiği o güzel çağdalar. Ama insan olmanın en büyük trajedilerinden biri de bu. Tam “artık arkaya yaslanmanın zamanı geldi” deyip derin bir nefes saldığınızda bunu yapacak gücü, nefesi, ömrü bulamayabileceğiniz bir çağ bu aynı zamanda.

Filmde alttan alta işlenen çok güzel başla mesajlar da var. Ancak hastalık ortaya çıktıktan sonra sık sık görünmeye başlayan, o zaman da annesi ölüm döşeğine gelene kadar saçmalayan bir kız çocuk profili var ki evlere şenlik. Felç geçirmiş annesinin karşısında emlak fiyatları ve faiz oranlarından bahseden kadına tokat atmak istedim. Yaklaşımı annesini rahatlatmak, günlük konulardan bahsederek dikkati hastalıktan uzağa çekmek değil, kendi derdine düşmekti. Babasını sürekli, annesini hastaneye yatırmadığı için azarlayan, mızıkan kadın bir tane faydalı öneriyle çıkıp gelmedi, ya da “iki gün de anneme ben bakayım” demedi! Çocuk doğurayım da yaşlandığımda bana bakar diye düşünen biriyseniz, filmi izledikten sonra üç doğum kontrol yöntemini aynı anda kullanabilirsiniz.

Bel ağrısı çeken, bir kaç gündür yarı sakat gibi dolaşan ben sanırım bu ruh halimin etkisiyle filmden fazlası ile etkilendim. 20 yaşında olsam sıkılabilir, hatta yarısında salonu terketmeyi bile düşünebilirdim ama yaşım ilerledikçe zor durumda kalan yaşlılara olan duyarlılığımın da arttığını görüyorum. Çocukken sadece tepelerine çıktığımız, evimizin tonton fertleri olarak sevdiğimiz yaşlılar, ilerki dönemlerde bize hepimizin hayatında olabilecek zorlukları, çaresizlikleri, o hiç gelmeyecek sandığımız sonun o kadar da uzakta olmadığını hatırlatıyorlar.

Film gösterimden kalksa bile Oscar adaylarının açıklanması ile tekrar gündeme gelecektir, zira 5 adaylığı var. Mutlaka izlenmesi gereken bir film diyorum ama bunu lütfen sağlıklıyken yapın ki benim gibi melankoliniz ikiye katlanmasın!

Mad Men…Çılgın Erkekler, Daha Çılgın Kadınlar…


Yüzeysel bir bakışla, “güzel” bir dizi…İçinde güzel kadınlar, güzel erkekler, güzel kostümler, güzel arabalar ve nostaljik bir bakış açısı ile her şeyin daha “güzel” olduğu 60’lar var…Dizimizi bir kitap olarak düşünürsek, yazıları okumayıp sadece “resimlere” bakarak keyifli vakit geçirebilirsiniz. Ancak biraz kafa yorarak izlendiğinde oldukça “derin” bir dizi…İçinde kurumsal hayatın en çirkin halleri var, kadın erkek eşitsizliği var, ırkçılık var, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmaması (yani gerçek hayat) durumu var ve bol bol sigara var!

Bahsettiğim dizi, her sezonunu büyük bir iştahla izlediğim Mad Men. Birbirinden enteresan (ama bir o kadar da sıradan) karakterler üzerinden, 60’lı yılların başında, reklamcılığın ve tüketimin altın çağını anlatıyor. Bir reklam ajansında çalışan insanların, onların meslek ve özel hayatlarının ve ana karakterimiz olan kreatif direktörün yaşamından kesitler veriyor bize. İlk anda herkes ve her şey gözümüze sakin görünüyor. Son derece şık giyinmiş kadın ve erkeklerin, havada ağır ağır süzülen sigara dumanlarının altında geçirdikleri ideal bir zamanın, evlerinin, arabalarının ve kendilerinin-kısaca hayatın- pek güzel olduğu bir dönemin anlatımı sanki…Birkaç bölüm sonra “those were the days” şarkısını söylemeyi bırakıp, bu devirde yaşadığınız için gece gündüz toprağı öper hale gelebilirsiniz, özellikle de bir kadınsanız. Zira dizide kadınlar beşinci sınıf insan ve çoğunlukla sadece bir seks objesi muamelesi görüyor. Yapabileceğiniz işler sekreterlik, öğretmenlik ve birinin karısı olmakla sınırlı. Reklam ajanslarının New York’taki Madison Avenue’da toplanmasından ve kreatif insanların her zaman biraz “çatlak” olarak algılanmasından dolayı dizimizin adı Mad Men. Her bir karakter ve alt tema üzerine saatlerce konuşup yazabilirim ancak doğal olarak odağım, ana karakter, dayanılmaz erkek Donald Draper!

Hadi itiraf edelim, dizi hayranlarının çoğu bu adam uğruna ekranın karşısına mıhlanıyor; kadınsanız bunun nedenlerine birazdan geleceğim zaten, ancak kendisi erkekler için de bir gıpta aracı, bulunmaz bir örnek vaka, gizli ya da açık bir hayranlık vesilesi.

Diziyi bilmeyenler için söylüyorum: böyle bir hayran kitlesine sahip bir karakterin herhalde muhteşem bir yakışıklılığa, inanılmaz bir zekaya, altın gibi bir kalbe ve demir gibi sağlam bir karaktere sahip olduğunu düşüneceksiniz. Düşündüklerinizde kısmen haklısınız; adam Allah için çok yakışıklı ve karizmatik (bakınız yukardaki resim), işinde başarılı ancak bunun dışında tüm kadınların, “pislik erkek” başlığının altına yazacağı her özelliğe sahip: sahtekar, sadakatsiz, benmerkezci, kadınları kirli bir mendil gibi kullanıp pıtır pıtır çöpe atan bir erkek o. Ve sezonlar ilerledikçe, Don’un iğrençlikleri tavan yaptıkça biz kadınların ona olan tutkusu da doğru orantılı bir şekilde zirveye varıyor. Tüm bilim insanları, psikologlar, sosyologlar, davranış bilimciler lütfen bir araya gelin, çünkü bu acilen incelenmesi gereken bir durum, biz kadınları bu illetten kurtarmak zorundasınız!

Yalanım varsa bilgisayar başından kalkmak, bir bölüm daha Mad Men izlemek nasip olmasın; adam Amerikan filmlerinin favori ifadesiyle tam bir “asshole”. Dizide yatmadığı kadın kalmadı; karılarını (şu ana kadar 3 kere evlendi) uçan, kaçan, onunla aynı asansöre binme talihsizliğine uğramış her türlü dişiyle aldatmış durumda. Hem de bunu birbiri ardına yaktığı sigaralar kadar doğal bir şekilde yapıyor. Akşam yine evine geliyor, şapkasını masanın üzerine bırakıyor, çocukların başını şöyle bir okşuyor ve karısına “yemekte ne var hayatım?” diye sorup sofraya oturuyor, gece de osura osura uyuyor. Olay o kadar zıvanadan çıkıyor ve Don nefes alan ve etek giyen her canlıya o kadar atlar hale geliyor ki ikinci sezonda ben kendisine Donald Draper yerine Donald the Raper demeye başlıyorum. Zavallı karısını toplam 680 kadınla aldattıktan sonra kadıncağız “yetti be” moduna geliyor, başka bir erkeğe aşık oluyor, boşanmak istiyor. Sevgili Don her Türk erkeği gibi davranarak kadına kaltak muamelesi çekiyor, onu bir güzel pataklıyor ve anında boşuyor! “Bunda ne var ki, adam normal, sağlıklı bir erkek işte” diyebilirsiniz ve korkarım haklısınız ama kırdığı cevizler bununla kalsa yine iyi.

Abimiz iş yaşamında son derece başarılı, efsane bir kreatif direktör. Cool duruşu ve karizması ile müşterileri avucunun içine alıyor, sunumlarda son anda aklına gelen fikirleri muhteşem bir konuşmayla karşısındakilere yutturuyor ve her zaman için kazanan taraf olmayı başarıyor. Bu işi de hep dürüst yaptığı söylenemez; rakipleri alt etmek için her şey mübah, para için babasını satacak kıvamda bir duruş sergiliyor ama biz (yani kadınlar) nedense yıllarca hamile kadınlara sigara içirmek için yaptığı kampanyaları değil de, Lucky Strike markasını kaybettiğinde sigara karşıtıymış gibi gazetelere gönderdiği basın açıklamasını hatırlıyoruz! (geniş omuzlar, mavi gözler, iyi bir saç kesimi ve dolgun bir cüzdanın dişil hafıza üzerindeki yan etkileri).

Tüm bunlara ek olarak 10 numara bir yalancı, hatta sahtekar. Taşıdığı isim bile kendine ait değil, savaşta ölen bir arkadaşının kimliğini aşırmış durumda, geçmişi türlü karanlık olayla dolu, bunlardan karılarının bile haberi olmuyor. Adam aynı zamanda, döneminin tüm sapkınlıklarından da muzdarip; kadınların sadece tek bir işe yaradığını düşünüyor, eşcinsellerden, yahudilerden ve zencilerden hoşlandığı da söylenemez.

İnanın bu yazdıklarım sadece buzdağının uç kısmı, adamda daha ne numaralar var! Böyle alt alta yazınca, Don, TV tarihinin en iğrenç karakterlerinden biri gibi duruyor. Hepimiz onu tokatlamak istiyoruz değil mi kızlar? Hayırrrr, hiç de değil, hem tokatlasak bile bu sadece ona olan cinsel açlığımızın vahşi bir dışavurumu olabilir sadece! Tanıdığım tüm kadınlar bu karakter için çıldırıyor! Sırf bu dizi ve onun baş karakteri bile, biz kadınlardaki bu “kötü erkek” düşkünlüğünün bir ispatı değil midir?

Nedir bu ağzımıza eden erkeğe tapma hallerimiz? Daha önce başka bir yazımda duruma yine parmak basmaya çalışmıştım (Kadınlarda Heathcliff Sendromu). Mad Men dizisi de sadece tezimi destekliyor. Bu boğa güreşçisi ya da aslan terbiyecisi olmak ile aynı psikoloji midir acep? “Kimsenin ehlileştiremediği adamı ben kuzu yaparım kuzu, bu da benim ne kadar üstün/özel olduğumu gösterir” mantığı mıdır dersiniz? Kendi ezikliğimizin dışavurumu mudur? Farklı olmak istemenin, sıkıcı hayatlarımızdan kaçmanın bir şekli midir? Adrenalin ya da serotonin eksikliği midir? Aslan terbiyeciliğine soyunmak, boğa güreşlerine katılmak ya da bir parça çikolata yemek daha basit ve başarı garantili bir yol değil midir?

Dizinin başlarına Don’a ve “erkek egemen, iğrenç Amerikan 60’lar kültürüne” kızarken ilerleyen bölümlerde hemcinslerime sinir olmaya başladım. Şimdi feminist arkadaşlar diyecektir ki “o zaman kadınların imkanları, yetiştiriliş tarzları, gördükleri baskı onları böyle davranmaya itiyordu..bıdı da bıdı…”. Vallahi de billahi de olay bundan farklı bir şey, 60’lardan gelelim 2010’lara… Sadece sekreter olabildiğimiz, kırmızı rıj sürüp popo sallamak zorunda kaldığımız günler geride kaldı (en azından zorunluluk değil tercih halini aldı). Artık şirketlerin yönetim kuruluna girebiliyoruz, eşimizi kendimiz seçebiliyoruz, bilim insanı lafını bile kabul ettirdik, bundan iyisi Şam’da kayısı. Ama değişmeyen tek bir şey var ki, o da hala çoğumuzun çürük elmaları, iyi aile çocuklarına tercih etmemiz. Nerede arıza bir adam var, kan kokusu almış köpekbalığı misali kadınlar etrafına üşüşüyor. Sonucunda mutlu mesut olsak, bunda da bir problem yok ama sonuç hep hüsran, hep gözyaşı, hep üzüntü ve muz kabuğu. Yeldeğirmenine saldıran Don Kişot misali, hem yeldeğirmenini ele geçiremediğimiz için üzülüyoruz hem saldırmaya devam ediyoruz. Bu da beni yazının başlığındaki soruya getiriyor; çılgın olarak erkekler mi yoksa biz kadınlar mı? Böyle davranmamızın nedeni ne? Aldatmayan, saçını yana tarayan, musluk tamir eden ve bize kapı açan erkek neden tü kaka? Henüz cevabını bulamadım, okumaya, araştırmaya, tecrübe etmeye devam, elimdeki ivedilikle okunacaklar listesini bitirdikten hemen sonra “Mad Men ve Felsefe” kitabına el atacağım, belki orada bazı ipuçlarına rastlarım.

Diziyi hiç izlememiş olanlar için, Youtube’dan güzel bir Don derlemesini paylaşmak istiyorum, karakter hakkında size fikir verecektir. Yorumlarınızı/ görüşlerinizi paylaşın lütfen, ne de olsa akıl akıldan üstündür.

Son Söz: Mad Men 6. sezon bir an önce başlasa, Don’u çok özledim!

Yol filmleri demişken


İlk aklıma gelen filmleri sıralayıverdim ama senin aklında yer etmiş, keyifli bir yolculuğa eşlik eden hikaye hangisi ve neden?

%d blogcu bunu beğendi: