Kategori arşivi: Kitap

Acayiplerin Gücü Adına


seth
Seth Godin’in yeni kitabından bahsetmek istiyorum; Hepimiz Acayibiz. Kapağındaki resim kitabın güzel bir özeti olabilir aslen, sandviç ekmeği içine kabukları ile tıkıştırılmış iki adet muz, üstüne de ketçap, afiyet olsun. Eminim bunu da severek yiyen birileri vardır dünyanın bir köşesinde.Godin’in 95 sayfada özetlediği şey, “normalin” artık öldüğü, yeni normalin “acayiplik” olduğu ve yeterince yakından bakarsak aslında hepimizin pek acayip olduğu.

Kapitalizmin keşfinden günümüze kadar hep kitleler, normaller, çan eğrilerinin ortasındakiler yüceltildi. Ne de olsa kalabalık demek, daha fazla satış, daha fazla kar demekti. Yıllarca çok incelikli iş planlarına ihtiyaç duymadık, ortalama insan için ortalama bir ürün ya da hizmet tasarladık, televizyona ortalama bir reklamla parayı gömdük, sonra da oturup yağmur gibi gelecek karı bekledik, geldi de… Şimdi ise artık bu genelgeçer kuralların işe yaramadığı çok enteresan bir çağa girdik. Çoğumuzun istediğimiz kadar tuhaf olmaya vakti, nakti ve teknolojik imkanı var. Godin, çok güzel bir zenginlik tanımı yapmış kitapta; “seçme hakkımızın olması.” İstediğimiz ürünü seçmek, istediğimiz topluluğa dahil olmak, istediğimiz hobiye takıntılı bir şekilde bağlanmak, istediğimiz kadar Acayip Olmak Hakkı bu.

Ne kadar niş ya da tuhaf meraklarımız, hobilerimiz olursa olsun bize benzer insanlarla sosyal cemaatler oluşturmamız mümkün. Fiziksel olarak aynı yerde bulunma zorunluluğumuzu ortadan kaldıran Internetten beri, saniyeler içinde dünyanın herhangi bir yerinde bize benzer insanlarla iletişime geçebiliyor, ortak bir aidiyet duygusu yaşayabiliyoruz.
Kitlenin eridiğini ve artık acayiplere hizmet etmeleri gerektiğini farkeden akıllı pazarlamacılar, yeni oyunun kurallarını benimsemiş görünüyor. Kendi tasarımımız t-shirtleri üreten firma da, USB çıkışlı modifiye daktilo üreten şirket de bunun gayet net farkında.

“Artan yaratıcılık, pazarlama verimliliği ve sosyal cemaatlerin desteklenmesi sonucunda ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Daha da acayipleşiyoruz. Kitle soluyor. Bu hızla giden trene karşı duran tek şey seri üretimi destekleyerek aynılaşmayı savunan fabrika zihniyeti ve mutlak itaate yönelik kültürel önyargılar”

Seth, olayı pazarlama ile sınırlı tutmuş ama kısaca insanların doğumundan itibaren nasıl normal içinde kalmaya yönlendirildiğine de değinmiş. Çünkü normal kolaydır, güvenilirdir, pek eğlencesi olmasa da riski de yoktur. Sadece ürünlerde ve pazarlamada değil sosyal hayatımızda son 50 yılda yaşadığımız değişime bakın, artık gittikçe daha fazla insan acayipliğini haykırabiliyor, yani en azından gelişmiş ülkelerde durum bu. Ülkemde ise çok enteresan bir resimle karşı karşıyayız, yeni tablo nasıl şekillenecek emin değilim. Bir yandan değişim savunuluyor, eski halıların hepsi temizlenmek üzere kaldırılıyor ancak bu samimi bir değişim mi, yoksa yeni halılarla yine bir şeylerin üstünü örtmek için yapılan geçici bir temizlik mi, bilmiyorum. Toplumumuzda yönetimi kim elinde tutuyorsa kafasındaki “normale” göre herkesi şekillendirmek istiyor ki fabrikasyon işlere imza atsın, daha kolay iş görsün, kitleden oy alsın ve çoğunluğu elinde tutsun. Bu elbette milliyetten az çok bağımsız bir politikacı özelliği ancak ne yazık ki Türkiye’de bunu daha fazla hissediyorsunuz. Özgürlüğü savunan insanların, bunu sadece kendi benzerlerinin özgürlüğü adına yaptığını ve diğer “acayiplerin” böyle bir hakkı olmadığına inandıklarını görmek çok üzücü. Özgürlüğü savunanların bir şeyleri kısıtladığı, her daim saygı bekleyenlerin sürekli saygısızlık yaptığı topraklar burası.

Godin’e göre ise “acayipleşme” önüne geçilemeyecek bir yönelim, direnmek imkansız. Öyle olduğunu kabul etsek bile “icat çıkarma”, “başına iş açma”, “ağır ol molla desinler” kültüründe işler biraz daha aheste gelişecek gibi. Ortalama Türkiye vatandaşı kimdir? 1.70 boylarında, topluca biridir, üniversiteye gitmemiştir, kitap okumaz, bol bol TV seyreder, Sünni Müslümandır, milli ve manevi değerlerine (bunlar tam olarak neyi kapsıyor Allah bilir) düşkündür, biraz fevridir, hemen her şey hakkında kolay kolay sarsılmayan fikirleri vardır, kendi gibi olmayana da şüphe ile yaklaşır. Kitabı okurken acı bir gerçek kafama dank etti. Acayibin kutsandığı kültür mü? Biz daha henüz bu ortalama insanı bile kabullenememiş, kutsayamamışken acayipleri kucaklamaktan, onlara hizmet etmekten bayağı uzak görünüyoruz. Hatta gücü elinde bulunduranların herkes bu kalıba sığıverse çok mutlu olacaklar gibi bir halleri var ve bunun adına da “Türk usulü demokratikleşme” diyoruz.

Neyse bunlar derin konular, biz pazarlamada kalalım ve ketçaplı muz severlerin nasıl olup da dünyayı tost severlerin elinden alıverdiğini merak ediyorsak Seth Godin okuyalım…

Bir de ters köşeden bakalım…


prometheus_movie-wide

Prometheus’u sinemada izlememiştim. Uzun zamandır bomba bir filmle görünmeyen Ridley Scott’un (Alien ve Gladiator) dört gözle beklenen filmiydi. Kısmet DVD’den izlemekmiş, sinemada izlemediğim için de zerre üzülmedim, zira Prometheus, dağ beklerken fare doğuran filmlerin çoğu gibi, benim için bir hayalkırıklığı. Her şeyden önce artık kült olan bir filmden, Alien’den fazlası ile yararlanma çabasında. Filme göndermeler, ağzının içinden on tane daha ağız çıkartan yaratıklar, devam filmlerinde ustanın ipin ucunu Alien’a bağlayacağının sinyalleri, bence hepsi çok sıkıcı ve sıradan. Scott gibi bir yönetmene de bu kadar ucuz pazarlama numaraları yakışmamış, kendini daha ağırdan satmasını beklerdim.

Film, aslında gerçekten cesaret sahibi bir yönetmen tarafından ele alınsaymış, süper çarpıcı olabilecek, radikal bir konuyu işliyor. Ya adına insanoğlu dediğimiz canlı, dünyaya planlı olarak “ekilmiş”, “üretilmiş”, başka bir gezegendeki bizden çok daha ileride, akıllı yaratıklar tarafından getirilmişse ne olur? Büyük bir soru, büyük bir varsayım. İzlemeyen varsa, daha fazla spoiler yapmayayım ancak iddia radikal olsa da uygulamada geleneksel çizgiden ayrılmaya cesaret edememiş yönetmen. Her zamanki dindar ve Amerikan kurtarıcı klişesi, inançsız bilimin (ki insan suretinde bir robot tarafından temsil ediliyor) duygudan ve inancın korkusundan yoksun olduğu için her türlü fitneye teşne olduğu..vs gibi ortalama zekaya sahip, muhafazakar ve milliyetçi Amerikalıya hitap eden kısımlar, insanı filmden fazlası ile soğutuyor. Neyse yine de umutsuzluğua kapılmayalım, belki devam filmlerinde durumu biraz olsun kurtarır Ridley Amca.

Ancak bu film vesilesi ile çok enteresan bir kitabı hatırladım; Zecheria Sitchin’in 12. Gezegen isimli kitabını. Kitap, filmdekine çok benzer bir iddia ile yola çıkar. Ya din kitaplarındaki ya da evrim teorisindeki gibi yaratılmadıysak? Ya güneş sistemimizdeki henüz varlığını ispatlayamadığımız, güneş çevresindeki bir turunu 3600 yılda bir tamamlayan Nibiru isimli bir gezegenden gelen varlıklar tarafından özel olarak “üretildiysek”? İddia odur ki, bu gezegende yaşayanlar dünyanın madenleri başta olmak üzere, doğal zenginiklerinden faydalanmak ve burayı kolonize etmek için yola çıkarlar, ucuz iş gücü olarak da insanı yaratırlar. İnsan da karşısında gördüğü bu üstün zekalı, teknolojik benzerini Tanrı olarak adlandırır. Zaman içinde bu “Tanrılar” insanoğlu ile de çiftleşir ve yarı-tanrılar ortaya çıkar. Sonra iklim değişir, büyük sel/tufan (kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı) olur, insanların çoğu ölür, daha sonra da Tanrılarla arası bozulur…vs.

Sitchin, otuz yılını Sümerleri incelemeye adamış, gelmiş geçmiş en büyük Sümerolog ve çivi yazısı uzmanlarından biri. Sümerlerin ne zaman ve nereden ortaya çıktıklarının tam olarak bilinmemesi iddiasının belkemiğini oluşturuyor. Birdenbire ortaya çıkan bu kavmin zamanın çok ilerisinde bir matematik, astronomi, tarım, metalurji bilgisine sahip olması, kendisinden sonra ortaya çıkan Babil, Mısır ve Yunan medeniyetlerine ilham vermesi ise Sitchin’e göre ancak bu halka hazır olarak verilen bilgiler sayesinde mümkün. Büyük dinlerin kutsal kitaplarında geçen yaradılış efsanesi, Nuh Tufanı ve daha bir çok önemli olay ve hikayenin pagan dinlerinde ve Sümer yazıtlarında da aynen geçiyor olması başka bir ilginç durum. Tabii ki bunlar büyük laflar, büyük iddialar, zamanında bilim dünyasını da bir hayli karıştırmış. Çok sert eleştiriler de var, deli saçması diyenler de, ancak bu iddiaların en azından tarih ve arkeologların bir kısmına çok farklı bir bakış açısı kazandırdığı bir gerçek. Sitchin’in yazdıklarını ciddiye alanların sayısı da azımsanmayacak kadar fazla.
12. Gezegen, yazarın “Dünya Tarihçesi” isimli serinin tek bir kitabı. Aynı radikal bakış açısı ile tarihteki önemli olayları yorumlayan bir çok kitabı daha var serinin. Bu yıl içindeki okuma hedeflerimden biri de bunların tamamını bitirebilmek.

Sitchin’in hikayesini satın alırsınız ya da almazsınız ancak hayatının otuz yılını bir araştırmaya veren insanın bulduklarına en azından şöyle bir gözatmak, emeğe saygıdandır diye düşünüyorum. Tarih boyunca “ya bildiğimiz gibi değilse?” diye sorma cesaretini gösteren insanlara hep hayran olmuşumdur, Sitchin de benim için bu kategoride. Günün sonunda bu soruları sorma cesareti gösteren insanlar olmasaydı yeryüzünü hala düz bir tepsi sanıyor olabilirdik, öyle değil mi? Siz de ezber bozmak, kendi evreninizin doğruluğundan eminseniz bile paralel bir evrene seyahat etmek, “ya böyle olsaydı?” diye düşünmek istiyorsanız kitap (ve hatta bu kitaptan sonra izlenecek bir Prometheus) şiddetle tavsiye edilir.
12gezegen_3240_46969

Ayıdan Post, Hayvandan Dost Olur…(İlk kısım tercih edilmemektedir)


sirk köpeği

Mini minnacıklığımdan beri hayvanları severim; hem de tamamen içgüdüsel bir şekilde ve korumacı hislerle, empatiyle ve acımayla beslenen bir sevgi benimki. Çocukluğumun aklımda büyük bir berraklıkla kalan reklamlarından biri İmar Bankası reklamıydı. Simsiyah, vahşi bir at, insanın yüreğini büken bir müzik eşliğinde engin bir arazide koşardı. Reklam muhtemelen atın gücü, dayanıklılığı, özgürlük teması üzerine kurulmuş, bu sıfatların bankayla özdeşleştirilmesi amacıyla çekilmiş bir finans dünyası reklamıydı (at aynı zamanda bankanın logosuydu). Bunu şu anda sektörün ciğerini bilen, yetişkin Ayça söylüyor, oysa çocuk aklımla o at benim için hüzünlü bir müzik eşliğinde, yapayalnız koşan, çırpınan bir hayvandı, muhtemelen kaybolmuş ailesini arıyor ya da ölmüş sahibinin yasını tutuyordu! Reklam ne zaman dönmeye başlasa ben de aynı anda ağlamaya başlardım. Reklam ajansı çalışanları kadar şaşkın olan ailem “yavrucuğum bir banka reklamına neden ağlıyorsun?” dediklerinde “zavallı atın kimsesi yok, görmüyor musunuz? Ben ağlamayayım da kimler ağlasın” şeklinde dizlerimi döverdim.

İkinci vakam ise geçenlerde elime tekrar geçen, yıllardır varlığını bile unuttuğum, çocukluğumun efsane kitaplarından biriyle ilgili. Zaten bu yazıyı da kitabın kapağından bana sevimli sevimli gülümseyen eski dostumu görünce yazasım geldi. Bahsetmek ve anmak istediğim kitap Jack London’un “Sirk Köpeği” isimli romanı. London, her daim saygı duyduğumuz bir abimizdir, gerek yazdıkları gerek yaşamı ile benim kalbimde özel bir yeri vardır. Zavallı annem de benimle aynı fikirde olacak ki, beni daha genç yaşta Jack’le tanıştırmak istedi, işe Sirk Köpeği’ni bana armağan ederek girişti.
Hikaye gerçekten güzeldir: Son derece akıllı, sadık bir köpeğin önce sirkte zorla çalıştırılmasını, orada gördüğü kötü muameleyi anlatır, sonra onu bu rezil hayattan çekip kurtaran adamcağız sahneye çıkar. Muhteşem bir dostluk başar aralarında. Adamın hayatı da kolay olmamıştır, nice insandan kazık yemiştir, o da aradığı dostluğu bizim patide bulmuştur. Tam köpek ile adamın sonsuza dek mutlu yaşayacaklarını düşündüğünüz anda roman suratımıza tokadı basar. İyi kalpli adam cüzzam olmuştur, kendi gibi diğer bahtsızlarla birlikte cüzzamlılar adasına gitmelidir ve can dostu köpekten ayrılmak zorunda kalır, kitap biter, THE END.

Evet hüzünlü bir hikaye ancak benim yine nasıl hassas bir dönemime denk geldiyse, kitap bittikten sonra günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Alakalı alakasız anlarda, sofrada otururken, oyun oynarken, ödevimi yaparken aklıma sirk köpeği gelirdi, dudak bükülürdü ve Japon çizgi film kahramanı kıvamında yaş akıtırdım. Öyle ki bir noktada aile faciasının eşiğinden döndüğümüzü hatırlıyorum, benim zırlamama dayanamayan babam zavallı anneme “çocuğa niye böyle kitaplar alıyorsun?” diye söylenirken, evladına “Fifty Shades of Grey” almış muamelesi gören annem ise “ne bileyim, üstünde şirin köpek resmi vardı, hem Jack yazmış” gibilerinden bir şeyler gevelerdi. (Yoksa İmar Bankası reklamı da aynı dönemde mi gösteriliyordu?!)

Benim tepkide “biraz” aşırıya kaçmam bir yana, yine de hayvan sevgisi aşılaması adına çok sağlam bir kitaptır Sirk Köpeği, bir kez daha huzur içinde uyu Jack London. Hala kitap okuyan çocuk kaldıysa ve siz çocuğunuza, yeğeninize, öğrencinize hem edebiyatı hem hayvanları sevdirmek niyetindeyseniz 1) İyi Şanslar 2)Jack’in kapısını çalın derim.

Puslu Pazara Yakışan Kitap…Doğu’dan Uzak, Kalbime Yakın.


amin maalouf

“Din elbette önemli, ama aileden, arkadaşlıktan, sadakatten daha önemli değil. Ahlakın yerine dini geçiren insanların sayısı durmadan artıyor” (Dunia adlı karakterin manastıra kapanan arkadaşları ile ilgili yorumu).

Amin Maalouf’un yeni kitabı, Doğu’dan Uzakta’ya başladığımda, kalburüstü bir şeyler okuyacağımı, bazı yerlerinin ruhuma iyi geleceğini tahmin ediyordum ama kendimi, ailemi, arkadaşlarımı, milletimin bir kısmını satırların arasına bu kadar sıkışmış, serpiştirilmiş, yedirilmiş bulmayı hayal etmiyordum doğrusu. Puslu bir pazar gününde elimden düşüremediğim Doğu’dan Uzakta, Kalbime Yakın bir kitapmış meğer; o kadar doğal, o kadar hüzünlü ve o kadar bizden ki! Batılılar da keyif alacaktır kitaptan mutlaka ama hep o mistik doğuya yarı küçümseme, yarı hayranlıkla karışık bakış açısı, dünyanın bu yakasında olup bitenlere bakınca kendi haline şükretme, tepeden bakma ile anlayışlı olmak, dünya meseleleri ile ilgilenmekle umursamazlık arasındaki gel-gitlerle bezeli bir keyif olacaktır bu. Tam anlamı ile anlamak, iliğinle, kemiğinle keyif almak için “bu yakalı” olmak şart sanırım.

Kitabın başkahramanı Adam, içsavaştan, daha iyi bir ülke için mücadele etmekten ve yenilmekten bunalıp, pılısını pırtısını Paris’e atmış, anavatanından kopmuş, Brezilyalı bir kadınla evli bir akademisyen, bir Lübnanlı. Kahramanımız, ortalaması cahil cühela bir toplumda mürekkep yalamış olmanın, entel dantel olmanın, geleneklerle, kendi milletinin dünyanın harikası olduğu inancı ile yoğurulmanın ama bir “gavur”a gönül vermenin, sürgün olmanın, sürgün kalmanın, boşveremeyecek kadar sevmenin ama her şeyden feragat edemeyecek kadar sevememenin simgesi, cisimleşmiş hali. Çocukluk arkadaşlarından birinin ölüm haberi üzerine, cenaze için memleketine dönmesi, eski dostlar, iç ve dış hesaplaşmalar, kendi evini şimdi misafir gözü ile değerlendirmesi ve tüm bunlar üzerinden kendi öz eleştirisini yapması kitabın çatısını oluşturuyor.

Dediğim gibi, Doğu’dan Uzakta her edebiyatseverin farklı tatlar alabileceği bir kitap ama bir Türksen, kendinden bin parçayı göreceğin bir kitap aynı zamanda. Hali hazırda Orta Doğu kültürü ile olan benzerliklerimizin, Güney Amerika kültürüne kıyasla daha fazla olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı? Bu nedenle Marquez okurken alacağım keyiften farklı bir keyif bu, daha iyi ya da daha kötü diyemem ama kalbime daha yakın. Öyle yakın ki bazı paragraflarda kendi yazdığım bir şeyleri mi okuyorum, başka bir yazarın çocuğuna mı bakıyorum bilemedim. Daha ilk sayfadan itibaren kendimi tanıdık bir alemde, fazlasıyla benzer problemlerle, fikir ayrılıkları ile, iç çatışmalarla boğuşur halde buldum. İlk 100 sayfanın sonunda içimden, üzerinde “Hepimiz birer Adam’ız” yazan t-shirtler bastırarak, eşime dostuma dağıtasım geldi. Satırlar arasında gezinirken, gerilimin gittikçe arttığı, farklı cephelerdeki “yurttaş”larımıza bakarken artık diş gıcırdattığımız kendi toplumumu enine boyuna, yukarıdan aşağıya, içinden dışına düşünmek zorunda kaldım. Günlük koşturmada bunu erteleyebilirsin, haberler başladığında televizyonu kapatabilirsin, gazeteyi manşeti altta kalacak şekilde ters çevirebilirsin ama Maalouf’un kitabını okumaya başladıysan hiçbirinden kaçış yok.

Yine bir karakterin bıçak sözleri:
“Bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. Böyle giyiniyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Şunu veya bunu yiyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Arkadaşlarımı terk ediyorum ve hiçbir izahat verme ihtiyacı duymuyorum, çünkü dinim çağırıyor. Dini her işe karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken, aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar…Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar”

Günümüzde din ne kadar birleştirici, ne kadar ayrıştırıcı? Din, ahlakı kapsar mı? Tanrısız, dinsiz bir ahlak mümkün mü? Birey mi önemli, vatan mı, millet mi? Bir şeyler ters gittiğinde savaşmalı mı, basıp gitmeli mi? Büyük sorular bunlar; siyah beyaz cevapları olmayan sorular ancak kitap bunları ortaya koymak ve farklı karakterlere sahip insanların farklı yorumları ile farklı bakış açılarını dile getirmek açısından başarılı ve cesur. Hangisi daha mühim; Dostluk? Vatan? Din? Birey? Gelenek? Geçmiş ya da Gelecek? Bir insanın ailesine, vatanına, dostuna olan borcu nerede biter, kendine karşı sorumluluğu nerede başlar?

Benim gibi benzer soruları hayatının en azından bir döneminde olsun sormuş olanlar için bir başucu kitabı. Öyle çok arkadaşım ülkesine yeterince güvenmediği için bugün başka memleketlerde yaşıyor ki. Gidenlerin hepsi benzer ikilemlerde, bunu biliyorum. Hiçkimse tam huzurda değil. Yeterince samimi olanlar bunu açıkça itiraf ediyor, onlarla güzel sohbetler ediyorum. Bir grup biz kalanlara acıdığından ve alçakgönüllü davranmak zorunda hissettiğinden “ah ah var mı memleket gibisi” diyor, Türkiye’nin dolmasına, trafiğine, otobüsteki ter kokusuna hasret de “e gel dön o zaman” desen kıvırmaya başlıyor. Bir diğer grup ise gitmekle iyi bir şey yaptığını başta kendine ispatlama derdi içinde “ah ah var mı Avrupa, Amerika gibisi” diyor. Sosyal medyadan bu ikinci grubun hayatını takip edersen (ki etmemek zaten imkansız çünkü canlı yayındalar) sanırsın ki “gavurun” taşı toprağı altın. Bu dostlar, biz İstanbul’da kıroluktan ve can sıkıntısından ölürken oralarda sergiden operaya, o bardan bu restorana koşuyorlar. Meğerse bugüne kadar yaşamıyorlarmış da haberleri yokmuş. Bir grup Türkiye’nin battığına inanıyor, bir grup daha iyiye doğmadan önce ölüm sancılarından geçtiğimize. Ortası yok, artısı, eksisi yok, siyahı, beyazı yok, olmamalı da. Elin şehrinde iyi hissedebilirsin, kendi evinde yabancı olabilirsin, her daim Araf’ta hissedebilirsin. Hayat belki de sorguladıkça, tam huzur bulmadıkça güzel, işte “Doğu’dan Uzakta” bunları hatırlattığı, doğru soruları sorduğu için çok iyi bir kitap. Kadim bir medeniyetten gelen ama eski debdebesinden uzak olanların, boynu bükük durmakla efelenmek arasında kararsız kaldıklarında hissettiklerini dört dörtlük ifade eden bir kitap.

“Avrupa’ya seyahat ettiğimde tüm zengin insanlara yapıldığı gibi bana da saygılı davranılıyor. İnsanlar bana gülümsüyor, kapıları eğilerek açıyorlar, satın almak istediğim her şeyi satıyorlar. Ama içlerinden beni aşağılıyor ve benden nefret ediyorlar. Onların gözünde zengin olmuş bir barbardan başka bir şey değilim. Sırtımda en güzel İtalyan kostümü de olsa, manevi bakımdan onların gözünde bir baldırı çıplağım. Niçin? Çünkü yenilmiş bir halka, mağlup bir medeniyete aidim. Tarihin pek esirgemediği Asya, Afrika veya Latin Amerika’da bunu çok daha az hissediyorum. Ama Avrupa’da hissediyorum. Sen hissetmiyor musun?” (Sonradan zengin olmuş Lübnanlı Ramiz’in, Adam’a sorusu)

Ülkenin, iç savaşın, karakterlerin adını biraz değiştirin, Amin’i de Emin yapın, alın size mis gibi bir Türkiye tablosu. Yıl bitmeden, kıyamet kopmadan okunası, saklanası, paylaşılası bir yüzleşme romanı, Yapı Kredi Yayınlarından, şiddetle tavsiye ederim.

Martin Lindstrom’u Dünya Gözüyle Görmek…


Blog’umunda sık sık rastladığınız bir isim Martin Lindstrom. Uzun zamandır beğendiğim, takip ettiğim, “ah İstanbul’a gelse de canlı canlı izlesem” dediğim bir isimdi, hayallerim gerçek oldu.
Bugün, Swiss Otel’de, Turkcell Akademi’nin konuğu olarak Nöromarketing üzerine gayet keyifli, kıvamında bir sunum yaptı. Benim tam olarak beklediğim gibiydi; samimi, dozunda komik, baştan sona ilgi ile izlenebilen bir uzman kendisi.

Eğer insanların dedikleri ile yaptıklarının birbirini tutmaması sizi hayrete düşürüyorsa, pazarlama alanında çalışıyor ve ayna arkasından tüketici dikizledikten sonra çıkardığınız ürün neden satmıyor diye kara kara düşünüyorsanız, büyük dinlerle, büyük markalar arasındaki şaşırtıcı benzerliklerle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz, Martin sizin de adamınız. Kitapları bir kez daha şiddetle tavsiye edilir (Buyology ve Brandwashed başta olmak üzere).

Dünya, tüketici, ürünler ve pazarlama artık çok farklı bir yere gidiyor. Ürünlerin sahibi şirketler değil, biz tüketiciler. Düşünmek, taşınmak, karar vermek, bir markayı sevmek ya da nefret etmek için çok az bir süre yeterli. Üstelik ne yazık ki, kararlarımızın %85’ini beynimizin bilinçli karar veren bölgesi ile gerçekleştirmiyoruz!

Her konferansta, kendini göstermiş olmak için soru soran tipler ne yazık ki bugün de salonda eksik değildi ama onlar bile tadımı kaçıramadı, beynim, ufkum açıldı. Mesajının güzel bir özetini aşağıdaki videoda bulabilirsiniz.

Not: 1. Aptal soru vardır. Çirkin kadın ve sevimsiz çocuk gibi hayatın bir gerçeğidir.
2. Var olmayan bir reklamı izlediğini iddia eden katılımcı ise beni benden aldı.

%d blogcu bunu beğendi: