Kategori arşivi: Edebiyat

Taht Oyunları Tavlaya Benzemez…Buz ve Ateşin Şarkısı


game of thrones

Fantastik edebiyat, biz edebiyat severlerin bir nevi evlilik dışı evladıdır. Yıllar önce, denizler aşırı bir diyarda, güzel ama basit bir kadından peydahlanan çocuğa benzer. Keyif aldığımızı itiraf etmek zordur, elalem ne der korkusu ağır basar, avam ve “ahlaksız” olarak değerlendirmekten öylesine tırsarız ki söz bu tür edebiyata geldi mi üç maymunu oynamayı tercih ederiz.

İstisnalar vardır elbette; örneğin Yüzüklerin Efendisi. Kim Tolkien’e dil uzatmaya cesaret edebilir ki? Alternatif dünyalar, ırklar, lisanlar yaratmıştır, Nazi Almanyasını ölesiye eleştirdiği simgesel bir kurgu oluşturmuştur, üstelik Elfler güzel, Hobbitler sempatiktir!

İtiraf ediyorum “Game of Thrones” dizisine bulaşmadan önce pek umutlu değildim. Ancak karlı, eve kapandığımız günlerde yapacak ekstra bir aktivite ararken bir çok eleştirmenin ve arkadaşımın diziyi çok övdüğünü hatırladım. Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ile tanışmam TV dizisi sayesinde oldu. Birbirinden güzel oyuncularla, oldukça da erotik çekilmiş bir dizi olduğunu söylemeliyim, aman ne güzel fantastik yaratıklar, minik ejderler varmış, çoluk çombalak izleyelim demeyin sakın.
Olaylar tıplı Yüzüklerin Efendisi’nde olduğu gibi alternatif bir dünyada ve zamanda geçiyor. Yedi krallık adı verilen bu diyarda bir çok kadın ve erkek nihai hükümdarlığın kendi hakkı olduğunu iddia ediyor. Game of Thrones yani Taht Oyunları adı da işte buradan geliyor. Olay örgüsünün merkezinde Stark ailesi var, kadim, cesur ve dürüst bir aile. Aslen iktidar sahibi olmakla değil, krala başgöz olmakla ilgilenen Ned Stark ailenin başı. Ancak türlü entrikaya kurban gidince, oğlu da kendini diğerleri ile birlikte taht kavgasının içinde buluyor, ancak kendi için bir şey istiyorsa namert olsun. Yine Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamamıza devam etmek gerekirse yedi krallıkta çok daha fazla ırk, dil, entrika var, iyilikle kötülük keskin sınırlarla ayrılmamış, karakterler çok ama çok daha derin, bir çoğunun konuşması esnasında çıkan zeka pırıltılarından gözünüz kamaşıyor. Örneğin bir cüce karakteri var, adam öyle zeki, hazırcevap ve anasının gözü ki, gerçek hayatta bulasım, en yakın arkadaşım yapasım geliyor (o biraz daha endamlı olaydı ya da ben biraz daha çıtı pıtı olsaydım, aşk-ı ilan bile ederdim!).

Dizi HBO tarafından çekiliyor, şu anda tüm dünya nefesini tutmuş 3.sezonun başlamasını beklemekte. İkinci sezon sanırım Noel öncesinde falan bitiyordu, bir sonraki sezonun başlama tarihi ise Mart sonu! Dört ay boyunca bir dizinin yeni sezonunu beklemek istemeyen, sabırsız bir İkizler burcu olarak ben de kitaplarla tanışmaya karar verdim. Yedilemenin her bir kitabı dizinin bir sezonunu temsil ediyor, böylece ben de okumaya üçüncü kitaptan başladım. İlk iki kitabı okumak yerine televizyondan izlemek ve sonra sözcüklerin arasına dalmak gerçekten enteresan. Ancak uyarlama öyle başarılı ki hiçbir kopukluk hissi yaşamadan olay örgüsüne kaldığım yerden devam ettim.

Kitabın çılgınlık derecesinde sevenleri var, bizde bile birçok kitapçının rafında ön sıralarda yer aldığını görürsünüz ancak yolunuz yurtdışında bir kitapçıya düşerse lütfen olayın ulaştığı çılgınlığa dikkat edin. Kitabın her türlü hediyelik eşyası, takvimi, biblosu, oyuncağı, yedi krallığın her birinin dev haritalarının satıldığı kitlerle karşılaşacaksınız. Yazar George R.R Martin, gerçekten akıllı bir abimiz. Popüler bir edebiyat eseri olmak için ne gerekiyorsa kitaplarına serpiştirmiş; aşk, entrika, savaş, son dönem gözden düşmeyen fantastik yaratıklar-yani ejderhalar, büyücüler ve zombilerin ataları!-kitabın her bir köşesine, malzemeden kaçınmadığınız güzel bir yemek gibi güzelce serpiştirilmiş.

İki sezon dizi ve bir sezon kitabın sonrasında geldiğim noktada hala Mart sonunu tırnaklarımı kemirerek bekliyorum, iki kitabı daha geçen hafta almış bulunuyorum ve Games of Thrones’un Yüzüklerin Efendisine beş bastığını düşünüyorum. Siz de sıkıcı hayatımızdan, badem bıyıklarla ,tuhak solcumsular arasındaki atışmadan bıktıysanız, çok daha karizmatik karakterlerle dolu, gerçek bir iktidar mücadelesine buyrun derim. İster dizi, ister kitap formatında sıcak sıcak servis yapın, afiyet olsun. Hem de elinizi çabuk tutun, ne de olsa hep dedikleri gibi “Kış Geliyor/Winter is coming!”…

Reklamlar

Winter is coming…


Cemetery-Grave-Snow-Death-Headstone-Winter

Kış… Ve işte her şey ilk kez başlıyor sanki.
Ağarmış uzaklıklarına doğru kasımın
Uzaklaşıyor aksöğütler
Değneksiz ve rehbersiz körler gibi….
BORIS PASTERNAK

Anneannem hep kışın öleceğini düşünürdü. Kasım ayı geldi mi, telaşa kapılırdı, geçerdi pencerenin önüne, başlardı ölenleri anmaya. Penceresinin önündeki ağaç yapraksız kaldıkça, anneannem de umutsuz kalırdı, yağmur kara dönünce paniği artardı. En kötüyü düşünürdü hep; bu soğukta hastalansa hali nice olurdu, karda kışta doktora, hastaneye kolay mı gidilirdi, düşüp bir yerini kırsa Azrail’e teslim bayrağını çekerdi. Mart’ı devirince yüzünde güller açardı, ilk kuş cıvıltısı, ilk bahar dalı ile aynı cümleyi yinelerdi, “Bu kışı da atlattık çok şükür”…

Çok fazla seveni yoktur kışın, çok güzel olsa da fazla mesafeli olduğu için çekinilen kadına, yalnız bir kurta benzer. Yazın hercailiği yoktur onda, ayıpları örtmenin, düşünmenin, beklemenin mevsimidir, daha ağır başlıdır, saygı duyulan, çekinilen ama tuhaf bir şekilde sevilen baba misali…Ve anneannem gibi, birçokları ölümün mevsimi der ona.

Ocak gerçekten de ölüm oldu çıktı bu yıl. Milyonlar 21 Aralıktan ürkerken, Ocak tanıdığımız, sevdiğimiz birilerinin “bireysel kıyameti” oldu çıktı. Önce Metin Kaçan bıraktı gitti, bir taksi şöförü ile yapılan belki de keyifli bir sohbetin ardından güzelim Boğaz’a daldı, çıkmadı. Vakitsiz tabii ama ölümlerin en kötüsü değil bana sorarsanız. Daha birkaç gün önce Notos’ta yazarların neden intihara ortalamadan daha fazla eğilimleri olduğu ile ilgili muhteşem bir dosya okumuştum, bir son dakika eklemesi geldi kondu son satıra.

“Melancholy were the sounds on a winter’s night.” (Melankoli, bir kış gecesinin sesidir)
Virginia Woolf, Jacob’s Room

Metin Kaçan’ı Toktamış Ateş takip etti. İstanbul karlıydı, belim çok fenaydı, benim de ruhuma kış geliverdi. İlk defa uzaktan uzaktan anneanneminkine benzer bir kaygının yakın zamanda bana da misafir olacağını hissettim. Çocukken sadece kartopu ve tatil demektir kış, yaş ilerledikçe üşümek demektir, tanıdıkların ölümü demektir, hayat gerçekten sıralı ise bekleme kuyruğunda hızla ilerlemek demektir, melaknolinin sesi demektir…

Bir yandan “Games of Thrones” okuyordum. Tolkien okusaydı, bence mutsuz olurdu. Orta Dünya’dan çok daha karmaşık bir Yedi Krallık, Frodo’ya yüz çevirmenize neden olacak, birbirinden derinlikli karakterler. Bugüne kadar fantastik edebiyata pek bulaşmamış beni eline avucuna alan bir seri. Ve her kitapta, sürekli tekrarlanan bir cümle, “The winter is coming (Kış geliyor)”. Yedi Krallıkta hiç istenmeyen, ne kadar süreceği bilinmeyen, geldi mi gitmek bilmeyen mevsimdir kış. Birçok alameti vardır, yazın esamesi okunmayan yaratıklar çıkar ortaya, soğuğu ve ölümü getirirler. Herkes ürker kıştan ve birbirlerini uyarmak için yüzlerinde hissettikleri her serin rüzgarla, düşen her yaprakla, gelen her savaş haberi ile yinelerler, “Kış Geliyor!”. Bunca yıldır kışı seven, gelsin isteyen ben bile soğumuştum mevsimden, bir sefer de gelmeseydi…

Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.
Ahmet Muhip DIRANAS

Mehmet Ali Birand ile devam ettik. Sevip sevmemek bir yana iyi gazeteci, cesur bir adam, işine aşık, 32.Gün dediğin anda program cingılı beynimde çalıyor, nur içinde yatsın demekten başka bir şey gelmedi elimden. Deprem Dede de terketti bizi, oysa biz ona güvenip rahatlamıştık 13 yıl önce, ölüme karşı güvencemizdi bir nevi, o da havlu atarsa biz ne yapalım? Ya Ferdi Özbeğen? Ne kadar yakışıklıymış gençken!

Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine.
CAHiT SITKI TARANCI

İlk kez sıkıldım bu mevsimden, oysa çok severdim üşümeyi, sarınmayı, karanlıkta rüzgardan koşup eve sığınmayı. Aheste düşen kar tanelerini saatlerce izlerdim, doyamazdım, huzur dolardı içim. İlk kez bu sene hoşlanmadım kıştan, anneanneme benzedim. Daha kimler ölecek diye korkuyla bekler oldum, gün sayar oldum, Mart’ın sonuna varsan dilim kocakarıya çalacak “çok şükür bu kışı da atlattık” diyeceğim iç çekerek. Umarım daha kara haber almayız, umarım kar insafa gelir, umarım bir mevsimliktir melankolim. Belki seneye yine ruhuma iyi gelir soğuk hava, yine çocuk gibi kartopu savaşı yaparım, battaniyemin altına girer keyif çatarım. Çok anlam yüklememeli mevsimlere, Shakespeare’in dediği gibi ne iyi var ne kötü, sadece düşüncelerimiz var ve ne de olsa rahmetli anneannem bir Mayıs günü gidiverdi aramızdan…

Huzur Apartmanı


noisy neighbour

Kiminle ev, komşu muhabbetine girsem, herkes dertli, kimsede rahat, huzur yok. Sorunlarımız apartman hayatına geçişimizin nispeten yeni olmasından mı, evlerin geğirsek duyulacak kadar dandirikten inşa edilmesinden mi kaynaklanıyor, bilemiyorum. Güzel bir pazar gününde medeni bir şekilde yaşamayı bilmeyen saygısızlar olduğumuz sonucuna varmak da istemiyorum. Oysa modern sitelerin reklamları ne kadar sempatik. Herkes genç, sarışın, havuza hiç su sıçratmadan dalıyor ve tenis oynuyorlar! Gerçek hayatta ise aynı evler çöp atanlar, yirmidört saat müzik dinleyenler, partileyenler, kavgacılar, sevişgenler ve bir parça halıya hasret döşemede çivili topukla yürüyenlerle tıklım tıklım. Herkes üstündekini, altındakini, sağındakini suçluyor. Hani “benim kocam aldatmaz, onlar hep başkalarının kocaları” misali, sen saygılıysan, ben saygılıysam bu kadar saygısız nereden çıkıyor? Bir noktada ben kendimden şüpheye düşmüş, bir gün evdeki tüm hareketlerimi gözlemiştim, terliklerimin topuğundan, dolap kapaklarından çıkan sese kadar her şey kontrol edilmişti, hem de ömrüm boyunca hiçbir komşudan şikayet gelmemesine rağmen.

Bizim apartman da çok farklı değil, örneğin üstümüzdeki daire dört senedir boş ama gürültülü! O nasıl oluyor derseniz, şöyle; söylenti o ki nişanlı bir kızımız var, evlenip bu daireye “gelin gelecek”. Artık bu nasıl bir kızdır, nasıl bir nişandır bilemiyorum ama zavallı kızın anasını gayet iyi tanıdığımı söyleyebilirim. Dominant teyzemiz kendini dört yıldır, her haftasonu kızının evini dekore etmek, temizlemek, gelip kolaçan etmekle yükümlü kılmış. Otoparkta sık sık rastlaşıyoruz, gördüğüm hükümet gibi, suratsız, yaşlı bir kadın ve onun peşisıra yere bakarak yürüyen otuzlu yaşlarında bir genç kadın. Yani eşek kadar olmuş gelin kızımız kendi oturacağı evi neden kendi döşemez, neden her hafta anasının eteğinin arkasından ezik ezik gelir, nişan neden son buzul çağı kadar sürer bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Bildiğim tek şey teyzemizin evlilik hazırlıklarını yaparken çektiği eşyanın, avaz avaz bağırmasının, koca topuklarla boş odada attığı adımın haddinin hesabının olmaması. Ne bitmez dekorasyonmuş, ne bitmez temizlikmiş, ne bitmez nişanmış, Kate Middleton bunlara kıyasla yangından mal kaçırır gibi evlenivermiş. Ben asıl eğer bir gün bu evlilik gerçekleşir ve üstümde tam zamanlı yaşamaya başlarlarsa olabileceklerden korkuyorum. Neden uyarmıyorsun derseniz, yine tecrübe ile sabittir ki bu arızalı modellleri “uyarmak” diye bir şey sözkonusu olamıyor, direkt kavga aşamasına geçiyorsunuz. Ondan sonra da işler daha da sarpa sarıyor. Geçmişte benzer hikayelerle çok karşılaştım; hem yaşadım, hem yaşayanlardan dinledim. Tüm bunlardan çıkardığım sonuç ise anasının zamanında terbiye etmediği insanı, elli yaşından sonra benim terbiye edemeyeceğim ve “apartman hayatı” denilen merette huzur diye bir şeyin mümkün olmadığı, en azından bizim memleketin hali bu.

İronik olan ise apartmanlara genellikle gerçek manzaranın tersi isimlerin verilmesi; çiçek isimleri, Dostlar Apartmanı ya da Huzur Apartmanı gibi. Bu oksimoron durum bir noktada bana öyle komik gelmişti ki o saniye aklıma bir hikaye fikri düşüvermişti. “Huzur Apartmanı” işte böyle marazi komşuların, zorlama komşulukların ilham verdiği bir öykü oldu çıktı, Varlık Dergisinde yayınlandı. Komik değil, hüzünlü bir öykü oldu ama zaten kendi evinizde rahat yüzü görmemeniz pek komik bir durum değil. Umarım bu pazar gününde içinde kendinizden ya da komşularınızdan bir parça bulursunuz ve televizyonunuzun sesini köklemeye niyetiniz varsa, durup bir daha düşünürsünüz.

HUZUR APARTMANI

– Bir şey lazım mıydı?
Talat Bey, aslen size biraz Allah korkusu lazım. Bütün mahalle dedenizin zamanında nasıl köşeyi döndüğünü hala konuşur. Sizin de geri kalır yanınız yok hani. Armut düşüvermiş dibine. O kadar mal mülk, alın teriyle mi olurmuş? Söylenceler muhtelif. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Kiracılarınıza üç kuruş için ne eziyet ettiğinizi cümle alem bilir. Tefeci Talat der herkes ardınızdan ama yüzünüze gülüverirler. Parası olana herkes gülümser ne de olsa. Yöneticiliği de kaptırmazsınız kimseye. İki adet ekmek istersiniz her gün, kabuğu çıtırından. İşim gücüm yok da bakkalda kabukları imtihan edeceğim, çıtır mı, değil mi? Batırdım mı kırık tırnaklı çirkin parmaklarımı ekmeğe, Neriman Hanım ters ters bakar yüzüme, “Görgüsüz kapıcı, ne olacak!” der gözleri.

– Bir şey lazım mıydı?
Çok şey lazım size ama kıyamazsınız ki paraya. Cimrilikten öleceksiniz Rıza Bey. En başta bonkörlük lazım ama ne yazık ki bakkalda satılmıyor meret. Bayram sabahı kapınızı çalıp şeker isteyen çocuklara terlik fırlatmışlığınız vardır, “Çalışın, kazanın ulan!” diye bağırarak. Aidatı ödemeyenler listesinde hep bir numaradasınız maşallah. Gördüğüm en aksi adamsınız. O her daim çatık iki kaş yok mu, onların yüzü suyu hürmetine mümkün olduğunca uzak dururuz sizden ama Talat Bey görev icabı kapınıza dayanır:
– Ödeyin artık şu parayı Rıza Bey, mantolama yapılamıyor sizin yüzünüzden.
– Hiç ihtiyaç yok ki. Resmen soygun bu!
– Herkes apartman dökülüyor diyor, bir tek siz itiraz ediyorsunuz.
– Herkes dünya düz dese onlara mı inanacağım?
– Üste para verseler ona da inanırsınız.
Kırk yılın başı misafiriniz gelse, en ucuzundan bisküvi aldırırsınız, çaya banıp yer garipler. Tek bir ampül yanar koca salonda, en düşük vatlısından. Kışın iki abayı üstüste giyer, kollarınızı hareket ettiremezsiniz, yine de getirmezsiniz kombiyi insan yaşar bir dereceye. Suç sizde değil, hala size misafirliğe gelende.

– Bir şey lazım mıydı?
Bence lazım değil Nurcan Hanım. Yaradan size fazlasıyla eli açık davranmış zaten. O gözler, o bacaklar, o gülüş. İnsanın sizi çıtır çıtır yiyesi geliyor vallahi. Bazı komşulara sorarsanız namus lazım diyeceklerdir.
– O kızın yolu yol değil.
– Ar damarı çatlamış ayol.
Neymiş? Bekarmışsınız, evinize erkekler geliyormuş. İzin verseniz ben de gelirim. Size gelmeyecekler de kart Neriman’a mı gidecekler? Bana karşı hep naziksiniz, hep güleryüzlü. Tavırlarınız da pek bir rahat. Ben gözünüzün içine bakmaya kıyamam ama siz elimi kolumu tutar durursunuz. Talat Bey sürekli sizin kapıyı gözetler. Arada kaçırdığı olursa bana sorar:
– Var mı gelen giden sekiz numaraya?
– Ben nereden bileyim Talat Bey?
– İşin ne senin? Bileceksin tabii! Biz de zevkimizden bakmıyoruz. Yöneticiyiz, eşek başı değil ya.

– Bir şey lazım mıydı?
…diye size de sormak isterim ama hiçbir zaman kapıyı açmazsınız ki Ümran Hanım. Üç yıldır her sabah kapınızı çalarım. Üç yıldır her sabah kapının gözünden bana bakarsınız. Üç yıldır kapıyı açmazsınız. Komşular da sevmez sizi, tavşan boku gibi kadın derler, kokmaz bulaşmaz. Kocanız da sizin gibi soğuk nevale, kimseye selam vermez. Korkmayın bu kadar, borçlu çıkmazsınız. Ne lazımsa, gider kendiniz alırsınız. Sizi koca koca torbalarla eve sürüklenirken görürsem çöp gibi kollarınıza bakıp bir an üzülürüm ama çok sürmez, yürür giderim yoluma.

– Bir şey lazım değil Ali Efendi.
Size biraz sabır lazım Mine Hanım. Daha ağzımı açmadan siz yanıtlarsınız soruyu. Hep bir telaş, hep bir koşturma. Yerinizde duramazsınız bir türlü, konuşurken eliniz ayağınız oynar durur. Hızlı konuşur, hızlı hareket edersiniz. Asansörü beklemeye bile sabrınız yok. Hiç üşenmez, dört katı iner çıkarsınız. Sinirli olduğunuz söylenir. Doğrudur. Kupkuru bir kadınsınız, sinirinden kurumuş dedikleri cinsten. Hal hatır sormak isterim. Sırf sizi şaşırtmak için bir gün “Onu sormayacaktım Mine Hanım” demek isterim, şaka yapmak bile gelmez içimden. Durun, nefeslenin arada Allahaşkına. Ananızın karnından da beş aylıkken mi fırladınız?

– Bir şey lazım mıydı?
Neriman Hanım bilirim titizsiniz. Kapıyı açtığınızda elinizde ya bulaşık eldiveni vardır ya temizlik bezi. Sürekli sabun, deterjan siparişi verirsiniz. O kadar kısa sürede nasıl biter onca kutu anlamam. İnsan yese bitiremez. Beni de azarlarsınız sürekli. Merdivenler yeterince temiz değildir, otoparkı örümcek ağları kaplamıştır ya da elli kere söylediğiniz gibi ekmek parmaklanmaz. Bilmezsiniz ki siz kapıdan girmeden bakkal yerden toplar o ekmekleri bazen. Fırıncının neler yaptığını ben bile düşünmek istemem.

– Bir şey lazım mı Ufuk?
Çok severim sizin zili çalmayı be Ufuk. Öndişleri dökülmüş ağzınla bana gülüvermeni, kepçe kulaklarını, “Ali Amca” derken çocuk samimiyetiyle yüzüme bakmanı pek severim. Hep mutlusun, hep sakinsin. Okulda olursan, anan açarsa kapıyı, hayal kırıklığına uğrarım, elimde olmadan içimi çekerim. Bilsem yersiz kaçmayacağını, seni alıp parka götümek isterim, senle top oynamak isterim, sana gofret, çikolata almak isterim. Benim Gökhan’ımı hatırlatırsın bana, Allah sonunuzu benzetmesin, böyle acıyı düşmanımın başına vermesin. Hepsi Gökhan’dan sonra bu hallere düştüğümü, ağız kokusu çekmek zorunda kaldığımı iyi bilir ama hoşlarına gider bana cahil cühela muamelesi yapmak. Çoğundan daha fazla mürekkep yalamış olduğumu bilsen şaşırır mısın? Sen hep istediklerine kavuş be Ufuk, hiç bir eksiğin kalmasın hayatta. Sizin eve ne lazım bilemem ama bana sen lazımsın.

Her sabah, aynı saatte, aynı sırayla, aynı yüzlerle, aynı terane…
Bir Allah’ın kulu da bana bir şey lazım mı diye sorsa fena mı olur? Söyleyeceğimden değil ya, bu yaştan sonra bir parça rahat lazım, güleryüz lazım, sizsizlik lazım.
Bir de şu ismi değiştirmek lazım…
Kapıdan alın, bana verin…
Yoksunluğuna inat, hepimizle alay eder gibi…
Huzur Apartmanı…

Varlık Dergisi, Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ayıdan Post, Hayvandan Dost Olur…(İlk kısım tercih edilmemektedir)


sirk köpeği

Mini minnacıklığımdan beri hayvanları severim; hem de tamamen içgüdüsel bir şekilde ve korumacı hislerle, empatiyle ve acımayla beslenen bir sevgi benimki. Çocukluğumun aklımda büyük bir berraklıkla kalan reklamlarından biri İmar Bankası reklamıydı. Simsiyah, vahşi bir at, insanın yüreğini büken bir müzik eşliğinde engin bir arazide koşardı. Reklam muhtemelen atın gücü, dayanıklılığı, özgürlük teması üzerine kurulmuş, bu sıfatların bankayla özdeşleştirilmesi amacıyla çekilmiş bir finans dünyası reklamıydı (at aynı zamanda bankanın logosuydu). Bunu şu anda sektörün ciğerini bilen, yetişkin Ayça söylüyor, oysa çocuk aklımla o at benim için hüzünlü bir müzik eşliğinde, yapayalnız koşan, çırpınan bir hayvandı, muhtemelen kaybolmuş ailesini arıyor ya da ölmüş sahibinin yasını tutuyordu! Reklam ne zaman dönmeye başlasa ben de aynı anda ağlamaya başlardım. Reklam ajansı çalışanları kadar şaşkın olan ailem “yavrucuğum bir banka reklamına neden ağlıyorsun?” dediklerinde “zavallı atın kimsesi yok, görmüyor musunuz? Ben ağlamayayım da kimler ağlasın” şeklinde dizlerimi döverdim.

İkinci vakam ise geçenlerde elime tekrar geçen, yıllardır varlığını bile unuttuğum, çocukluğumun efsane kitaplarından biriyle ilgili. Zaten bu yazıyı da kitabın kapağından bana sevimli sevimli gülümseyen eski dostumu görünce yazasım geldi. Bahsetmek ve anmak istediğim kitap Jack London’un “Sirk Köpeği” isimli romanı. London, her daim saygı duyduğumuz bir abimizdir, gerek yazdıkları gerek yaşamı ile benim kalbimde özel bir yeri vardır. Zavallı annem de benimle aynı fikirde olacak ki, beni daha genç yaşta Jack’le tanıştırmak istedi, işe Sirk Köpeği’ni bana armağan ederek girişti.
Hikaye gerçekten güzeldir: Son derece akıllı, sadık bir köpeğin önce sirkte zorla çalıştırılmasını, orada gördüğü kötü muameleyi anlatır, sonra onu bu rezil hayattan çekip kurtaran adamcağız sahneye çıkar. Muhteşem bir dostluk başar aralarında. Adamın hayatı da kolay olmamıştır, nice insandan kazık yemiştir, o da aradığı dostluğu bizim patide bulmuştur. Tam köpek ile adamın sonsuza dek mutlu yaşayacaklarını düşündüğünüz anda roman suratımıza tokadı basar. İyi kalpli adam cüzzam olmuştur, kendi gibi diğer bahtsızlarla birlikte cüzzamlılar adasına gitmelidir ve can dostu köpekten ayrılmak zorunda kalır, kitap biter, THE END.

Evet hüzünlü bir hikaye ancak benim yine nasıl hassas bir dönemime denk geldiyse, kitap bittikten sonra günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Alakalı alakasız anlarda, sofrada otururken, oyun oynarken, ödevimi yaparken aklıma sirk köpeği gelirdi, dudak bükülürdü ve Japon çizgi film kahramanı kıvamında yaş akıtırdım. Öyle ki bir noktada aile faciasının eşiğinden döndüğümüzü hatırlıyorum, benim zırlamama dayanamayan babam zavallı anneme “çocuğa niye böyle kitaplar alıyorsun?” diye söylenirken, evladına “Fifty Shades of Grey” almış muamelesi gören annem ise “ne bileyim, üstünde şirin köpek resmi vardı, hem Jack yazmış” gibilerinden bir şeyler gevelerdi. (Yoksa İmar Bankası reklamı da aynı dönemde mi gösteriliyordu?!)

Benim tepkide “biraz” aşırıya kaçmam bir yana, yine de hayvan sevgisi aşılaması adına çok sağlam bir kitaptır Sirk Köpeği, bir kez daha huzur içinde uyu Jack London. Hala kitap okuyan çocuk kaldıysa ve siz çocuğunuza, yeğeninize, öğrencinize hem edebiyatı hem hayvanları sevdirmek niyetindeyseniz 1) İyi Şanslar 2)Jack’in kapısını çalın derim.

Puslu Pazara Yakışan Kitap…Doğu’dan Uzak, Kalbime Yakın.


amin maalouf

“Din elbette önemli, ama aileden, arkadaşlıktan, sadakatten daha önemli değil. Ahlakın yerine dini geçiren insanların sayısı durmadan artıyor” (Dunia adlı karakterin manastıra kapanan arkadaşları ile ilgili yorumu).

Amin Maalouf’un yeni kitabı, Doğu’dan Uzakta’ya başladığımda, kalburüstü bir şeyler okuyacağımı, bazı yerlerinin ruhuma iyi geleceğini tahmin ediyordum ama kendimi, ailemi, arkadaşlarımı, milletimin bir kısmını satırların arasına bu kadar sıkışmış, serpiştirilmiş, yedirilmiş bulmayı hayal etmiyordum doğrusu. Puslu bir pazar gününde elimden düşüremediğim Doğu’dan Uzakta, Kalbime Yakın bir kitapmış meğer; o kadar doğal, o kadar hüzünlü ve o kadar bizden ki! Batılılar da keyif alacaktır kitaptan mutlaka ama hep o mistik doğuya yarı küçümseme, yarı hayranlıkla karışık bakış açısı, dünyanın bu yakasında olup bitenlere bakınca kendi haline şükretme, tepeden bakma ile anlayışlı olmak, dünya meseleleri ile ilgilenmekle umursamazlık arasındaki gel-gitlerle bezeli bir keyif olacaktır bu. Tam anlamı ile anlamak, iliğinle, kemiğinle keyif almak için “bu yakalı” olmak şart sanırım.

Kitabın başkahramanı Adam, içsavaştan, daha iyi bir ülke için mücadele etmekten ve yenilmekten bunalıp, pılısını pırtısını Paris’e atmış, anavatanından kopmuş, Brezilyalı bir kadınla evli bir akademisyen, bir Lübnanlı. Kahramanımız, ortalaması cahil cühela bir toplumda mürekkep yalamış olmanın, entel dantel olmanın, geleneklerle, kendi milletinin dünyanın harikası olduğu inancı ile yoğurulmanın ama bir “gavur”a gönül vermenin, sürgün olmanın, sürgün kalmanın, boşveremeyecek kadar sevmenin ama her şeyden feragat edemeyecek kadar sevememenin simgesi, cisimleşmiş hali. Çocukluk arkadaşlarından birinin ölüm haberi üzerine, cenaze için memleketine dönmesi, eski dostlar, iç ve dış hesaplaşmalar, kendi evini şimdi misafir gözü ile değerlendirmesi ve tüm bunlar üzerinden kendi öz eleştirisini yapması kitabın çatısını oluşturuyor.

Dediğim gibi, Doğu’dan Uzakta her edebiyatseverin farklı tatlar alabileceği bir kitap ama bir Türksen, kendinden bin parçayı göreceğin bir kitap aynı zamanda. Hali hazırda Orta Doğu kültürü ile olan benzerliklerimizin, Güney Amerika kültürüne kıyasla daha fazla olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı? Bu nedenle Marquez okurken alacağım keyiften farklı bir keyif bu, daha iyi ya da daha kötü diyemem ama kalbime daha yakın. Öyle yakın ki bazı paragraflarda kendi yazdığım bir şeyleri mi okuyorum, başka bir yazarın çocuğuna mı bakıyorum bilemedim. Daha ilk sayfadan itibaren kendimi tanıdık bir alemde, fazlasıyla benzer problemlerle, fikir ayrılıkları ile, iç çatışmalarla boğuşur halde buldum. İlk 100 sayfanın sonunda içimden, üzerinde “Hepimiz birer Adam’ız” yazan t-shirtler bastırarak, eşime dostuma dağıtasım geldi. Satırlar arasında gezinirken, gerilimin gittikçe arttığı, farklı cephelerdeki “yurttaş”larımıza bakarken artık diş gıcırdattığımız kendi toplumumu enine boyuna, yukarıdan aşağıya, içinden dışına düşünmek zorunda kaldım. Günlük koşturmada bunu erteleyebilirsin, haberler başladığında televizyonu kapatabilirsin, gazeteyi manşeti altta kalacak şekilde ters çevirebilirsin ama Maalouf’un kitabını okumaya başladıysan hiçbirinden kaçış yok.

Yine bir karakterin bıçak sözleri:
“Bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. Böyle giyiniyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Şunu veya bunu yiyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Arkadaşlarımı terk ediyorum ve hiçbir izahat verme ihtiyacı duymuyorum, çünkü dinim çağırıyor. Dini her işe karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken, aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar…Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar”

Günümüzde din ne kadar birleştirici, ne kadar ayrıştırıcı? Din, ahlakı kapsar mı? Tanrısız, dinsiz bir ahlak mümkün mü? Birey mi önemli, vatan mı, millet mi? Bir şeyler ters gittiğinde savaşmalı mı, basıp gitmeli mi? Büyük sorular bunlar; siyah beyaz cevapları olmayan sorular ancak kitap bunları ortaya koymak ve farklı karakterlere sahip insanların farklı yorumları ile farklı bakış açılarını dile getirmek açısından başarılı ve cesur. Hangisi daha mühim; Dostluk? Vatan? Din? Birey? Gelenek? Geçmiş ya da Gelecek? Bir insanın ailesine, vatanına, dostuna olan borcu nerede biter, kendine karşı sorumluluğu nerede başlar?

Benim gibi benzer soruları hayatının en azından bir döneminde olsun sormuş olanlar için bir başucu kitabı. Öyle çok arkadaşım ülkesine yeterince güvenmediği için bugün başka memleketlerde yaşıyor ki. Gidenlerin hepsi benzer ikilemlerde, bunu biliyorum. Hiçkimse tam huzurda değil. Yeterince samimi olanlar bunu açıkça itiraf ediyor, onlarla güzel sohbetler ediyorum. Bir grup biz kalanlara acıdığından ve alçakgönüllü davranmak zorunda hissettiğinden “ah ah var mı memleket gibisi” diyor, Türkiye’nin dolmasına, trafiğine, otobüsteki ter kokusuna hasret de “e gel dön o zaman” desen kıvırmaya başlıyor. Bir diğer grup ise gitmekle iyi bir şey yaptığını başta kendine ispatlama derdi içinde “ah ah var mı Avrupa, Amerika gibisi” diyor. Sosyal medyadan bu ikinci grubun hayatını takip edersen (ki etmemek zaten imkansız çünkü canlı yayındalar) sanırsın ki “gavurun” taşı toprağı altın. Bu dostlar, biz İstanbul’da kıroluktan ve can sıkıntısından ölürken oralarda sergiden operaya, o bardan bu restorana koşuyorlar. Meğerse bugüne kadar yaşamıyorlarmış da haberleri yokmuş. Bir grup Türkiye’nin battığına inanıyor, bir grup daha iyiye doğmadan önce ölüm sancılarından geçtiğimize. Ortası yok, artısı, eksisi yok, siyahı, beyazı yok, olmamalı da. Elin şehrinde iyi hissedebilirsin, kendi evinde yabancı olabilirsin, her daim Araf’ta hissedebilirsin. Hayat belki de sorguladıkça, tam huzur bulmadıkça güzel, işte “Doğu’dan Uzakta” bunları hatırlattığı, doğru soruları sorduğu için çok iyi bir kitap. Kadim bir medeniyetten gelen ama eski debdebesinden uzak olanların, boynu bükük durmakla efelenmek arasında kararsız kaldıklarında hissettiklerini dört dörtlük ifade eden bir kitap.

“Avrupa’ya seyahat ettiğimde tüm zengin insanlara yapıldığı gibi bana da saygılı davranılıyor. İnsanlar bana gülümsüyor, kapıları eğilerek açıyorlar, satın almak istediğim her şeyi satıyorlar. Ama içlerinden beni aşağılıyor ve benden nefret ediyorlar. Onların gözünde zengin olmuş bir barbardan başka bir şey değilim. Sırtımda en güzel İtalyan kostümü de olsa, manevi bakımdan onların gözünde bir baldırı çıplağım. Niçin? Çünkü yenilmiş bir halka, mağlup bir medeniyete aidim. Tarihin pek esirgemediği Asya, Afrika veya Latin Amerika’da bunu çok daha az hissediyorum. Ama Avrupa’da hissediyorum. Sen hissetmiyor musun?” (Sonradan zengin olmuş Lübnanlı Ramiz’in, Adam’a sorusu)

Ülkenin, iç savaşın, karakterlerin adını biraz değiştirin, Amin’i de Emin yapın, alın size mis gibi bir Türkiye tablosu. Yıl bitmeden, kıyamet kopmadan okunası, saklanası, paylaşılası bir yüzleşme romanı, Yapı Kredi Yayınlarından, şiddetle tavsiye ederim.

%d blogcu bunu beğendi: