Kategori arşivi: Hayat

Winter is coming…


Cemetery-Grave-Snow-Death-Headstone-Winter

Kış… Ve işte her şey ilk kez başlıyor sanki.
Ağarmış uzaklıklarına doğru kasımın
Uzaklaşıyor aksöğütler
Değneksiz ve rehbersiz körler gibi….
BORIS PASTERNAK

Anneannem hep kışın öleceğini düşünürdü. Kasım ayı geldi mi, telaşa kapılırdı, geçerdi pencerenin önüne, başlardı ölenleri anmaya. Penceresinin önündeki ağaç yapraksız kaldıkça, anneannem de umutsuz kalırdı, yağmur kara dönünce paniği artardı. En kötüyü düşünürdü hep; bu soğukta hastalansa hali nice olurdu, karda kışta doktora, hastaneye kolay mı gidilirdi, düşüp bir yerini kırsa Azrail’e teslim bayrağını çekerdi. Mart’ı devirince yüzünde güller açardı, ilk kuş cıvıltısı, ilk bahar dalı ile aynı cümleyi yinelerdi, “Bu kışı da atlattık çok şükür”…

Çok fazla seveni yoktur kışın, çok güzel olsa da fazla mesafeli olduğu için çekinilen kadına, yalnız bir kurta benzer. Yazın hercailiği yoktur onda, ayıpları örtmenin, düşünmenin, beklemenin mevsimidir, daha ağır başlıdır, saygı duyulan, çekinilen ama tuhaf bir şekilde sevilen baba misali…Ve anneannem gibi, birçokları ölümün mevsimi der ona.

Ocak gerçekten de ölüm oldu çıktı bu yıl. Milyonlar 21 Aralıktan ürkerken, Ocak tanıdığımız, sevdiğimiz birilerinin “bireysel kıyameti” oldu çıktı. Önce Metin Kaçan bıraktı gitti, bir taksi şöförü ile yapılan belki de keyifli bir sohbetin ardından güzelim Boğaz’a daldı, çıkmadı. Vakitsiz tabii ama ölümlerin en kötüsü değil bana sorarsanız. Daha birkaç gün önce Notos’ta yazarların neden intihara ortalamadan daha fazla eğilimleri olduğu ile ilgili muhteşem bir dosya okumuştum, bir son dakika eklemesi geldi kondu son satıra.

“Melancholy were the sounds on a winter’s night.” (Melankoli, bir kış gecesinin sesidir)
Virginia Woolf, Jacob’s Room

Metin Kaçan’ı Toktamış Ateş takip etti. İstanbul karlıydı, belim çok fenaydı, benim de ruhuma kış geliverdi. İlk defa uzaktan uzaktan anneanneminkine benzer bir kaygının yakın zamanda bana da misafir olacağını hissettim. Çocukken sadece kartopu ve tatil demektir kış, yaş ilerledikçe üşümek demektir, tanıdıkların ölümü demektir, hayat gerçekten sıralı ise bekleme kuyruğunda hızla ilerlemek demektir, melaknolinin sesi demektir…

Bir yandan “Games of Thrones” okuyordum. Tolkien okusaydı, bence mutsuz olurdu. Orta Dünya’dan çok daha karmaşık bir Yedi Krallık, Frodo’ya yüz çevirmenize neden olacak, birbirinden derinlikli karakterler. Bugüne kadar fantastik edebiyata pek bulaşmamış beni eline avucuna alan bir seri. Ve her kitapta, sürekli tekrarlanan bir cümle, “The winter is coming (Kış geliyor)”. Yedi Krallıkta hiç istenmeyen, ne kadar süreceği bilinmeyen, geldi mi gitmek bilmeyen mevsimdir kış. Birçok alameti vardır, yazın esamesi okunmayan yaratıklar çıkar ortaya, soğuğu ve ölümü getirirler. Herkes ürker kıştan ve birbirlerini uyarmak için yüzlerinde hissettikleri her serin rüzgarla, düşen her yaprakla, gelen her savaş haberi ile yinelerler, “Kış Geliyor!”. Bunca yıldır kışı seven, gelsin isteyen ben bile soğumuştum mevsimden, bir sefer de gelmeseydi…

Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.
Ahmet Muhip DIRANAS

Mehmet Ali Birand ile devam ettik. Sevip sevmemek bir yana iyi gazeteci, cesur bir adam, işine aşık, 32.Gün dediğin anda program cingılı beynimde çalıyor, nur içinde yatsın demekten başka bir şey gelmedi elimden. Deprem Dede de terketti bizi, oysa biz ona güvenip rahatlamıştık 13 yıl önce, ölüme karşı güvencemizdi bir nevi, o da havlu atarsa biz ne yapalım? Ya Ferdi Özbeğen? Ne kadar yakışıklıymış gençken!

Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine.
CAHiT SITKI TARANCI

İlk kez sıkıldım bu mevsimden, oysa çok severdim üşümeyi, sarınmayı, karanlıkta rüzgardan koşup eve sığınmayı. Aheste düşen kar tanelerini saatlerce izlerdim, doyamazdım, huzur dolardı içim. İlk kez bu sene hoşlanmadım kıştan, anneanneme benzedim. Daha kimler ölecek diye korkuyla bekler oldum, gün sayar oldum, Mart’ın sonuna varsan dilim kocakarıya çalacak “çok şükür bu kışı da atlattık” diyeceğim iç çekerek. Umarım daha kara haber almayız, umarım kar insafa gelir, umarım bir mevsimliktir melankolim. Belki seneye yine ruhuma iyi gelir soğuk hava, yine çocuk gibi kartopu savaşı yaparım, battaniyemin altına girer keyif çatarım. Çok anlam yüklememeli mevsimlere, Shakespeare’in dediği gibi ne iyi var ne kötü, sadece düşüncelerimiz var ve ne de olsa rahmetli anneannem bir Mayıs günü gidiverdi aramızdan…

Reklamlar

Aşk Dediğin…


Amour

Perşembe gecesi, gösterimden kalkmadan bir gece önce Aşk’ı (Amour) yakalamayı başardım. Akşam saatlerine kadar hala umutsuzdum, zira ne karın ardından gökyüzünün gülümseyeceğinin, ne de iki gündür bana korkunç acılar çektiren belimin biçimsiz bir sinema koltuğunda oturmama izin vereceğinin garantisi vardı. Hem hava, hem bel konusunda risk alarak kendimi zor da olsa Capitol sinemalarına attığımda, salon beklediğimden daha kalabalıktı.

Haneke, malum tokat gibi filmlerin yönetmeni, bu kez 80’lerinde bir çiftin, Anne ve Georges’un ilişkisi üzerinden aşkı, evliliği, insanın başka bir insan için ne kadar sıkıntıya girebileceğini sade, sert ve yine tokatlayan bir üslupla sorguluyor. Çiftimiz, emekli müzik öğretmenleri, bir kızları, onları kollayan ama eve geldi mi bir türlü gidemeyen komşuları, ara ara ziyaretlerine gelen eski öğrencileri var. Son derece uyumlu, sevecen, huzur dolu bir çifte ve bir emekli hayatıyla filme merhaba diyoruz. Öyle ki, insanın biran önce emekli olası ve günlerini eşiyle birlikte o konserden bu konsere giderek, gazete okuyarak geçiresi geliyor. Derken bir sabah, çay içerlerken hayatın, yaşın, yorgun bedenin gereği Anne havlu atıyor ve hastalanıyor. Bundan sonra da gittikçe kötüye giden, baştaki huzurun zerre zerre silindiği, onun yerine insanın ruhuna karabasanların gelip oturduğu bir filmle karşı karşıyayız.
Filmin bu kadar etkileyeci olmasının tek nedeni, insanın bir anda kendini 85 yaşında, çaresiz ve hasta hayal edebilmesi elbette. Hele 30 yaşın üzerindeyseniz, sadece hayal etmekle kalmayıp, tahmin ettiğinizden bile yakın bir gelecekte karşı karşıya kalabileceğiniz sevimsiz bir senaryoyu düşünmeye başlıyorsunuz ister istemez.

Oyuncular o kadar başarılı ve güzeller ki! Hem Anne, hem Georges’un bu kadar tatlı yaşlanması, onların gençliklerini, aşklarını, paylaştıklarını, bir ömür boyu katlandıklarını rahatlıkla gözünüzün önüne getirmenizi sağlıyor. Bir yandan özeller, bir yandan çok sıradanlar. Artık gereksiz hırsların, kibirlerin kalmadığı, her şeyin boş olduğunun idrak edildiği o güzel çağdalar. Ama insan olmanın en büyük trajedilerinden biri de bu. Tam “artık arkaya yaslanmanın zamanı geldi” deyip derin bir nefes saldığınızda bunu yapacak gücü, nefesi, ömrü bulamayabileceğiniz bir çağ bu aynı zamanda.

Filmde alttan alta işlenen çok güzel başla mesajlar da var. Ancak hastalık ortaya çıktıktan sonra sık sık görünmeye başlayan, o zaman da annesi ölüm döşeğine gelene kadar saçmalayan bir kız çocuk profili var ki evlere şenlik. Felç geçirmiş annesinin karşısında emlak fiyatları ve faiz oranlarından bahseden kadına tokat atmak istedim. Yaklaşımı annesini rahatlatmak, günlük konulardan bahsederek dikkati hastalıktan uzağa çekmek değil, kendi derdine düşmekti. Babasını sürekli, annesini hastaneye yatırmadığı için azarlayan, mızıkan kadın bir tane faydalı öneriyle çıkıp gelmedi, ya da “iki gün de anneme ben bakayım” demedi! Çocuk doğurayım da yaşlandığımda bana bakar diye düşünen biriyseniz, filmi izledikten sonra üç doğum kontrol yöntemini aynı anda kullanabilirsiniz.

Bel ağrısı çeken, bir kaç gündür yarı sakat gibi dolaşan ben sanırım bu ruh halimin etkisiyle filmden fazlası ile etkilendim. 20 yaşında olsam sıkılabilir, hatta yarısında salonu terketmeyi bile düşünebilirdim ama yaşım ilerledikçe zor durumda kalan yaşlılara olan duyarlılığımın da arttığını görüyorum. Çocukken sadece tepelerine çıktığımız, evimizin tonton fertleri olarak sevdiğimiz yaşlılar, ilerki dönemlerde bize hepimizin hayatında olabilecek zorlukları, çaresizlikleri, o hiç gelmeyecek sandığımız sonun o kadar da uzakta olmadığını hatırlatıyorlar.

Film gösterimden kalksa bile Oscar adaylarının açıklanması ile tekrar gündeme gelecektir, zira 5 adaylığı var. Mutlaka izlenmesi gereken bir film diyorum ama bunu lütfen sağlıklıyken yapın ki benim gibi melankoliniz ikiye katlanmasın!

Yeni Yıl Yalanları 1, Spor Salonuna Düzenli Gideceğim, Amin.


gym addict

Yeni yılın ilk günü bir nevi Pazartesidir, sabahın ilk saatleridir, yeni bir işteki ilk hafta, kucağa alınan ilk çocuktur. Yani umutlar, hevesler, kendi kendine verilen sözler tavandadır. Ancak her haftanın Salısı, her işin emekliliği, her sabahın akşamı olduğu gibi, yeni yılın da 364 tane daha günü, bir sonu ve bir de bizlerin aslında oldukça zor değişen alışkanlıkları vardır.

Otuz yaşıma girdiğimden beri yeni yıl kararı almamak, benim yeni yıl kararım oldu. Baktım ki Martta aldığım karar çok daha etkili, ayrıca adet yerini bulsun diye karar vermek yerine ihtiyaca göre karar vermek daha mantıklı (tesadüfe bakın ki ihtiyaçlar da hep Aralık ayının sonunda belirmiyor) ve tecrübeyle sabit ki bilmem kaç senedir kendime yalancı çıkmışım, bu işi bıraktım.
Hala hevesli arkadaşların hevesini kırmak istemem ancak insanın yeni yıl vesilesi ile kendine söylediği en büyük yedi yalandan biri olan, “Artık düzenli spor yapacağım” masalını biraz deşmek isterim.

Benim spor salonunda yapılan spora bakışım oldukça yanlı, itiraf ediyorum. Kendisini, yapılacak onca güzel aktivite varken, beni sıkıcı ve saçma bir işe zorlayan, bir de üstüne paramı alan gereksiz faaliyet olarak gördüm yıllarca. İğrenç müziklerin en yüksek perdeden çalındığı, penceresi bile olmayan, temiz hava alamadığınız, gün ışığını göremediğiniz ruhsuz yerlerde, tuhaf alet edevatın etrafında dönenip, sıra beklemek, sizinle aynı boş umutları paylaşan diğer insanlarla koşu bandı kardeşliği yapmak ve sempatik olmaya çalışırken türlü tuhaf hareket, mimik ve ses tonu kullanan “instructorlar”la sohbet etmek zorunda olmak benim için işkencenin göbek adı oldu. Defalarca salon değiştirdim, çoğuna bir yıllık para verip bir hafta bile gitmedim. Diğer insanlarla konuştukça tek delinin ben olmadığımı gördüm. Pekiyi bizi topluca saçmalamaya ve para harcamaya iten nedir? Neyin peşindeyiz, neyi başarıyoruz, neyi başaramıyoruz?

The Economist dergisinde konuyla ilgili süper bir makale var, adı Yeni Püritanlar. Tüm makaleyi okumak isteyenler için linkini aşağıda veriyorum, konuyu harika özetliyor. İnsanların kafasını vücudu ile bozması aslen yeni bir konu değil. Gymnasium kelimesi bile eski Yunanca bir kelime olan Gumnos kelimesinden geliyor ki anlamı “çıplak”. Yunan heykeli tabir ettiğimiz vücutlara ulaşmak için çabalamak o zamandan beri hayatımızda, tabii ki o devirde amaç erkekleri savaşa hazırlamak, vücudu mükemmel konuma getirmek ve tutmak. Sonra Hristiyanlıkta vücuttan utanılan bir dönem geliyor; o sadece asıl öz olan ruhu koruyan bir kabuk, önemli değil, onunla övünmek, gösteriş yapmak ayıp ve de günah. Müslümanlığın konuyla ilgili duyguları daha karmaşık. Vücudu fazla göstermek günah (cinslerden birine daha da günah) ancak zarar vermemek, iyi bakmak esas. Hatta bazıları namazın günde beş kez yapılan minik egzersiz seansları olduğunu düşünüyor. Batı dünyasına dönersek vücudun tekrar yüceltildiği Viktorya dönemini görüyoruz, zaten bildiğimiz modern anlamı ile spor yapmak ve fit bir vücuda sahip olmak da “batı icadı” zımbırtılar.

90’lara geldiğimizde ise, Avrupa ve Amerika bazlı olarak aeorobik ve spor salonu fırtınası başlıyor.Bu yıllar aynı zamanda, gelirlerin yükseldiği, obezitenin de artmaya başladığı yıllar. O zamandan beri açılan salon sayısı, bizim harcadığımız paraların sayısı ve buna inat obez insan sayısı arttıkça artıyor. Özetle deniyoruz, para harcıyoruz, başaramıyoruz ama inat etmeye devam ediyoruz!

Makalede iki konu özellikle dikkat çekici:
1.Spor salonuna daha çok fit insanlar gidiyor! Şişman insanların kendiyle ilgili algısı yüksek, hem başarı oranlarının daha düşük olduğunun farkındalar, hem de hali hazırda bu fit insanlarla bir arada olup morallerini bozmak istemiyorlar.
2. Spor yapmayı, spor salonuna gitmeyi bir din gibi yaşayanlar var. İbadethaneye her gün uğramak, gitmeyince suçlu hissetmek insanın aklına dinsel çağırışımları da getiriyor, öyle değil mi?

Makaleye göz atmadan yeni yıl kararı almayın derim. Hiç gerek yok, çok kararlıyım, 2013’te vallahi billahi spor yapacağım diyorsanız eyvallah. Ancak kararsızsanız, yemeğe, üste başa, gezmeye, eğlenmeye ayıracağınız bütçenizden arttırıp da moda spor salonlarından birine yazılmayı düşünüyorsanız, okuyun ve bir daha düşünün. Daha az parayla ya da bedava alabileceğiniz, eşit derecede uygulanamaz başka yeni yıl kararlarımız da mevcut, onlar da başka yazıların konusu olacak.

Herkese iyi seneler…

www.www.economist.com/node/1487649

Huzur Apartmanı


noisy neighbour

Kiminle ev, komşu muhabbetine girsem, herkes dertli, kimsede rahat, huzur yok. Sorunlarımız apartman hayatına geçişimizin nispeten yeni olmasından mı, evlerin geğirsek duyulacak kadar dandirikten inşa edilmesinden mi kaynaklanıyor, bilemiyorum. Güzel bir pazar gününde medeni bir şekilde yaşamayı bilmeyen saygısızlar olduğumuz sonucuna varmak da istemiyorum. Oysa modern sitelerin reklamları ne kadar sempatik. Herkes genç, sarışın, havuza hiç su sıçratmadan dalıyor ve tenis oynuyorlar! Gerçek hayatta ise aynı evler çöp atanlar, yirmidört saat müzik dinleyenler, partileyenler, kavgacılar, sevişgenler ve bir parça halıya hasret döşemede çivili topukla yürüyenlerle tıklım tıklım. Herkes üstündekini, altındakini, sağındakini suçluyor. Hani “benim kocam aldatmaz, onlar hep başkalarının kocaları” misali, sen saygılıysan, ben saygılıysam bu kadar saygısız nereden çıkıyor? Bir noktada ben kendimden şüpheye düşmüş, bir gün evdeki tüm hareketlerimi gözlemiştim, terliklerimin topuğundan, dolap kapaklarından çıkan sese kadar her şey kontrol edilmişti, hem de ömrüm boyunca hiçbir komşudan şikayet gelmemesine rağmen.

Bizim apartman da çok farklı değil, örneğin üstümüzdeki daire dört senedir boş ama gürültülü! O nasıl oluyor derseniz, şöyle; söylenti o ki nişanlı bir kızımız var, evlenip bu daireye “gelin gelecek”. Artık bu nasıl bir kızdır, nasıl bir nişandır bilemiyorum ama zavallı kızın anasını gayet iyi tanıdığımı söyleyebilirim. Dominant teyzemiz kendini dört yıldır, her haftasonu kızının evini dekore etmek, temizlemek, gelip kolaçan etmekle yükümlü kılmış. Otoparkta sık sık rastlaşıyoruz, gördüğüm hükümet gibi, suratsız, yaşlı bir kadın ve onun peşisıra yere bakarak yürüyen otuzlu yaşlarında bir genç kadın. Yani eşek kadar olmuş gelin kızımız kendi oturacağı evi neden kendi döşemez, neden her hafta anasının eteğinin arkasından ezik ezik gelir, nişan neden son buzul çağı kadar sürer bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Bildiğim tek şey teyzemizin evlilik hazırlıklarını yaparken çektiği eşyanın, avaz avaz bağırmasının, koca topuklarla boş odada attığı adımın haddinin hesabının olmaması. Ne bitmez dekorasyonmuş, ne bitmez temizlikmiş, ne bitmez nişanmış, Kate Middleton bunlara kıyasla yangından mal kaçırır gibi evlenivermiş. Ben asıl eğer bir gün bu evlilik gerçekleşir ve üstümde tam zamanlı yaşamaya başlarlarsa olabileceklerden korkuyorum. Neden uyarmıyorsun derseniz, yine tecrübe ile sabittir ki bu arızalı modellleri “uyarmak” diye bir şey sözkonusu olamıyor, direkt kavga aşamasına geçiyorsunuz. Ondan sonra da işler daha da sarpa sarıyor. Geçmişte benzer hikayelerle çok karşılaştım; hem yaşadım, hem yaşayanlardan dinledim. Tüm bunlardan çıkardığım sonuç ise anasının zamanında terbiye etmediği insanı, elli yaşından sonra benim terbiye edemeyeceğim ve “apartman hayatı” denilen merette huzur diye bir şeyin mümkün olmadığı, en azından bizim memleketin hali bu.

İronik olan ise apartmanlara genellikle gerçek manzaranın tersi isimlerin verilmesi; çiçek isimleri, Dostlar Apartmanı ya da Huzur Apartmanı gibi. Bu oksimoron durum bir noktada bana öyle komik gelmişti ki o saniye aklıma bir hikaye fikri düşüvermişti. “Huzur Apartmanı” işte böyle marazi komşuların, zorlama komşulukların ilham verdiği bir öykü oldu çıktı, Varlık Dergisinde yayınlandı. Komik değil, hüzünlü bir öykü oldu ama zaten kendi evinizde rahat yüzü görmemeniz pek komik bir durum değil. Umarım bu pazar gününde içinde kendinizden ya da komşularınızdan bir parça bulursunuz ve televizyonunuzun sesini köklemeye niyetiniz varsa, durup bir daha düşünürsünüz.

HUZUR APARTMANI

– Bir şey lazım mıydı?
Talat Bey, aslen size biraz Allah korkusu lazım. Bütün mahalle dedenizin zamanında nasıl köşeyi döndüğünü hala konuşur. Sizin de geri kalır yanınız yok hani. Armut düşüvermiş dibine. O kadar mal mülk, alın teriyle mi olurmuş? Söylenceler muhtelif. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Kiracılarınıza üç kuruş için ne eziyet ettiğinizi cümle alem bilir. Tefeci Talat der herkes ardınızdan ama yüzünüze gülüverirler. Parası olana herkes gülümser ne de olsa. Yöneticiliği de kaptırmazsınız kimseye. İki adet ekmek istersiniz her gün, kabuğu çıtırından. İşim gücüm yok da bakkalda kabukları imtihan edeceğim, çıtır mı, değil mi? Batırdım mı kırık tırnaklı çirkin parmaklarımı ekmeğe, Neriman Hanım ters ters bakar yüzüme, “Görgüsüz kapıcı, ne olacak!” der gözleri.

– Bir şey lazım mıydı?
Çok şey lazım size ama kıyamazsınız ki paraya. Cimrilikten öleceksiniz Rıza Bey. En başta bonkörlük lazım ama ne yazık ki bakkalda satılmıyor meret. Bayram sabahı kapınızı çalıp şeker isteyen çocuklara terlik fırlatmışlığınız vardır, “Çalışın, kazanın ulan!” diye bağırarak. Aidatı ödemeyenler listesinde hep bir numaradasınız maşallah. Gördüğüm en aksi adamsınız. O her daim çatık iki kaş yok mu, onların yüzü suyu hürmetine mümkün olduğunca uzak dururuz sizden ama Talat Bey görev icabı kapınıza dayanır:
– Ödeyin artık şu parayı Rıza Bey, mantolama yapılamıyor sizin yüzünüzden.
– Hiç ihtiyaç yok ki. Resmen soygun bu!
– Herkes apartman dökülüyor diyor, bir tek siz itiraz ediyorsunuz.
– Herkes dünya düz dese onlara mı inanacağım?
– Üste para verseler ona da inanırsınız.
Kırk yılın başı misafiriniz gelse, en ucuzundan bisküvi aldırırsınız, çaya banıp yer garipler. Tek bir ampül yanar koca salonda, en düşük vatlısından. Kışın iki abayı üstüste giyer, kollarınızı hareket ettiremezsiniz, yine de getirmezsiniz kombiyi insan yaşar bir dereceye. Suç sizde değil, hala size misafirliğe gelende.

– Bir şey lazım mıydı?
Bence lazım değil Nurcan Hanım. Yaradan size fazlasıyla eli açık davranmış zaten. O gözler, o bacaklar, o gülüş. İnsanın sizi çıtır çıtır yiyesi geliyor vallahi. Bazı komşulara sorarsanız namus lazım diyeceklerdir.
– O kızın yolu yol değil.
– Ar damarı çatlamış ayol.
Neymiş? Bekarmışsınız, evinize erkekler geliyormuş. İzin verseniz ben de gelirim. Size gelmeyecekler de kart Neriman’a mı gidecekler? Bana karşı hep naziksiniz, hep güleryüzlü. Tavırlarınız da pek bir rahat. Ben gözünüzün içine bakmaya kıyamam ama siz elimi kolumu tutar durursunuz. Talat Bey sürekli sizin kapıyı gözetler. Arada kaçırdığı olursa bana sorar:
– Var mı gelen giden sekiz numaraya?
– Ben nereden bileyim Talat Bey?
– İşin ne senin? Bileceksin tabii! Biz de zevkimizden bakmıyoruz. Yöneticiyiz, eşek başı değil ya.

– Bir şey lazım mıydı?
…diye size de sormak isterim ama hiçbir zaman kapıyı açmazsınız ki Ümran Hanım. Üç yıldır her sabah kapınızı çalarım. Üç yıldır her sabah kapının gözünden bana bakarsınız. Üç yıldır kapıyı açmazsınız. Komşular da sevmez sizi, tavşan boku gibi kadın derler, kokmaz bulaşmaz. Kocanız da sizin gibi soğuk nevale, kimseye selam vermez. Korkmayın bu kadar, borçlu çıkmazsınız. Ne lazımsa, gider kendiniz alırsınız. Sizi koca koca torbalarla eve sürüklenirken görürsem çöp gibi kollarınıza bakıp bir an üzülürüm ama çok sürmez, yürür giderim yoluma.

– Bir şey lazım değil Ali Efendi.
Size biraz sabır lazım Mine Hanım. Daha ağzımı açmadan siz yanıtlarsınız soruyu. Hep bir telaş, hep bir koşturma. Yerinizde duramazsınız bir türlü, konuşurken eliniz ayağınız oynar durur. Hızlı konuşur, hızlı hareket edersiniz. Asansörü beklemeye bile sabrınız yok. Hiç üşenmez, dört katı iner çıkarsınız. Sinirli olduğunuz söylenir. Doğrudur. Kupkuru bir kadınsınız, sinirinden kurumuş dedikleri cinsten. Hal hatır sormak isterim. Sırf sizi şaşırtmak için bir gün “Onu sormayacaktım Mine Hanım” demek isterim, şaka yapmak bile gelmez içimden. Durun, nefeslenin arada Allahaşkına. Ananızın karnından da beş aylıkken mi fırladınız?

– Bir şey lazım mıydı?
Neriman Hanım bilirim titizsiniz. Kapıyı açtığınızda elinizde ya bulaşık eldiveni vardır ya temizlik bezi. Sürekli sabun, deterjan siparişi verirsiniz. O kadar kısa sürede nasıl biter onca kutu anlamam. İnsan yese bitiremez. Beni de azarlarsınız sürekli. Merdivenler yeterince temiz değildir, otoparkı örümcek ağları kaplamıştır ya da elli kere söylediğiniz gibi ekmek parmaklanmaz. Bilmezsiniz ki siz kapıdan girmeden bakkal yerden toplar o ekmekleri bazen. Fırıncının neler yaptığını ben bile düşünmek istemem.

– Bir şey lazım mı Ufuk?
Çok severim sizin zili çalmayı be Ufuk. Öndişleri dökülmüş ağzınla bana gülüvermeni, kepçe kulaklarını, “Ali Amca” derken çocuk samimiyetiyle yüzüme bakmanı pek severim. Hep mutlusun, hep sakinsin. Okulda olursan, anan açarsa kapıyı, hayal kırıklığına uğrarım, elimde olmadan içimi çekerim. Bilsem yersiz kaçmayacağını, seni alıp parka götümek isterim, senle top oynamak isterim, sana gofret, çikolata almak isterim. Benim Gökhan’ımı hatırlatırsın bana, Allah sonunuzu benzetmesin, böyle acıyı düşmanımın başına vermesin. Hepsi Gökhan’dan sonra bu hallere düştüğümü, ağız kokusu çekmek zorunda kaldığımı iyi bilir ama hoşlarına gider bana cahil cühela muamelesi yapmak. Çoğundan daha fazla mürekkep yalamış olduğumu bilsen şaşırır mısın? Sen hep istediklerine kavuş be Ufuk, hiç bir eksiğin kalmasın hayatta. Sizin eve ne lazım bilemem ama bana sen lazımsın.

Her sabah, aynı saatte, aynı sırayla, aynı yüzlerle, aynı terane…
Bir Allah’ın kulu da bana bir şey lazım mı diye sorsa fena mı olur? Söyleyeceğimden değil ya, bu yaştan sonra bir parça rahat lazım, güleryüz lazım, sizsizlik lazım.
Bir de şu ismi değiştirmek lazım…
Kapıdan alın, bana verin…
Yoksunluğuna inat, hepimizle alay eder gibi…
Huzur Apartmanı…

Varlık Dergisi, Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Ayıdan Post, Hayvandan Dost Olur…(İlk kısım tercih edilmemektedir)


sirk köpeği

Mini minnacıklığımdan beri hayvanları severim; hem de tamamen içgüdüsel bir şekilde ve korumacı hislerle, empatiyle ve acımayla beslenen bir sevgi benimki. Çocukluğumun aklımda büyük bir berraklıkla kalan reklamlarından biri İmar Bankası reklamıydı. Simsiyah, vahşi bir at, insanın yüreğini büken bir müzik eşliğinde engin bir arazide koşardı. Reklam muhtemelen atın gücü, dayanıklılığı, özgürlük teması üzerine kurulmuş, bu sıfatların bankayla özdeşleştirilmesi amacıyla çekilmiş bir finans dünyası reklamıydı (at aynı zamanda bankanın logosuydu). Bunu şu anda sektörün ciğerini bilen, yetişkin Ayça söylüyor, oysa çocuk aklımla o at benim için hüzünlü bir müzik eşliğinde, yapayalnız koşan, çırpınan bir hayvandı, muhtemelen kaybolmuş ailesini arıyor ya da ölmüş sahibinin yasını tutuyordu! Reklam ne zaman dönmeye başlasa ben de aynı anda ağlamaya başlardım. Reklam ajansı çalışanları kadar şaşkın olan ailem “yavrucuğum bir banka reklamına neden ağlıyorsun?” dediklerinde “zavallı atın kimsesi yok, görmüyor musunuz? Ben ağlamayayım da kimler ağlasın” şeklinde dizlerimi döverdim.

İkinci vakam ise geçenlerde elime tekrar geçen, yıllardır varlığını bile unuttuğum, çocukluğumun efsane kitaplarından biriyle ilgili. Zaten bu yazıyı da kitabın kapağından bana sevimli sevimli gülümseyen eski dostumu görünce yazasım geldi. Bahsetmek ve anmak istediğim kitap Jack London’un “Sirk Köpeği” isimli romanı. London, her daim saygı duyduğumuz bir abimizdir, gerek yazdıkları gerek yaşamı ile benim kalbimde özel bir yeri vardır. Zavallı annem de benimle aynı fikirde olacak ki, beni daha genç yaşta Jack’le tanıştırmak istedi, işe Sirk Köpeği’ni bana armağan ederek girişti.
Hikaye gerçekten güzeldir: Son derece akıllı, sadık bir köpeğin önce sirkte zorla çalıştırılmasını, orada gördüğü kötü muameleyi anlatır, sonra onu bu rezil hayattan çekip kurtaran adamcağız sahneye çıkar. Muhteşem bir dostluk başar aralarında. Adamın hayatı da kolay olmamıştır, nice insandan kazık yemiştir, o da aradığı dostluğu bizim patide bulmuştur. Tam köpek ile adamın sonsuza dek mutlu yaşayacaklarını düşündüğünüz anda roman suratımıza tokadı basar. İyi kalpli adam cüzzam olmuştur, kendi gibi diğer bahtsızlarla birlikte cüzzamlılar adasına gitmelidir ve can dostu köpekten ayrılmak zorunda kalır, kitap biter, THE END.

Evet hüzünlü bir hikaye ancak benim yine nasıl hassas bir dönemime denk geldiyse, kitap bittikten sonra günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Alakalı alakasız anlarda, sofrada otururken, oyun oynarken, ödevimi yaparken aklıma sirk köpeği gelirdi, dudak bükülürdü ve Japon çizgi film kahramanı kıvamında yaş akıtırdım. Öyle ki bir noktada aile faciasının eşiğinden döndüğümüzü hatırlıyorum, benim zırlamama dayanamayan babam zavallı anneme “çocuğa niye böyle kitaplar alıyorsun?” diye söylenirken, evladına “Fifty Shades of Grey” almış muamelesi gören annem ise “ne bileyim, üstünde şirin köpek resmi vardı, hem Jack yazmış” gibilerinden bir şeyler gevelerdi. (Yoksa İmar Bankası reklamı da aynı dönemde mi gösteriliyordu?!)

Benim tepkide “biraz” aşırıya kaçmam bir yana, yine de hayvan sevgisi aşılaması adına çok sağlam bir kitaptır Sirk Köpeği, bir kez daha huzur içinde uyu Jack London. Hala kitap okuyan çocuk kaldıysa ve siz çocuğunuza, yeğeninize, öğrencinize hem edebiyatı hem hayvanları sevdirmek niyetindeyseniz 1) İyi Şanslar 2)Jack’in kapısını çalın derim.

%d blogcu bunu beğendi: