Yazar arşivleri: aychaist

Taht Oyunları Tavlaya Benzemez…Buz ve Ateşin Şarkısı


game of thrones

Fantastik edebiyat, biz edebiyat severlerin bir nevi evlilik dışı evladıdır. Yıllar önce, denizler aşırı bir diyarda, güzel ama basit bir kadından peydahlanan çocuğa benzer. Keyif aldığımızı itiraf etmek zordur, elalem ne der korkusu ağır basar, avam ve “ahlaksız” olarak değerlendirmekten öylesine tırsarız ki söz bu tür edebiyata geldi mi üç maymunu oynamayı tercih ederiz.

İstisnalar vardır elbette; örneğin Yüzüklerin Efendisi. Kim Tolkien’e dil uzatmaya cesaret edebilir ki? Alternatif dünyalar, ırklar, lisanlar yaratmıştır, Nazi Almanyasını ölesiye eleştirdiği simgesel bir kurgu oluşturmuştur, üstelik Elfler güzel, Hobbitler sempatiktir!

İtiraf ediyorum “Game of Thrones” dizisine bulaşmadan önce pek umutlu değildim. Ancak karlı, eve kapandığımız günlerde yapacak ekstra bir aktivite ararken bir çok eleştirmenin ve arkadaşımın diziyi çok övdüğünü hatırladım. Buz ve Ateşin Şarkısı serisi ile tanışmam TV dizisi sayesinde oldu. Birbirinden güzel oyuncularla, oldukça da erotik çekilmiş bir dizi olduğunu söylemeliyim, aman ne güzel fantastik yaratıklar, minik ejderler varmış, çoluk çombalak izleyelim demeyin sakın.
Olaylar tıplı Yüzüklerin Efendisi’nde olduğu gibi alternatif bir dünyada ve zamanda geçiyor. Yedi krallık adı verilen bu diyarda bir çok kadın ve erkek nihai hükümdarlığın kendi hakkı olduğunu iddia ediyor. Game of Thrones yani Taht Oyunları adı da işte buradan geliyor. Olay örgüsünün merkezinde Stark ailesi var, kadim, cesur ve dürüst bir aile. Aslen iktidar sahibi olmakla değil, krala başgöz olmakla ilgilenen Ned Stark ailenin başı. Ancak türlü entrikaya kurban gidince, oğlu da kendini diğerleri ile birlikte taht kavgasının içinde buluyor, ancak kendi için bir şey istiyorsa namert olsun. Yine Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamamıza devam etmek gerekirse yedi krallıkta çok daha fazla ırk, dil, entrika var, iyilikle kötülük keskin sınırlarla ayrılmamış, karakterler çok ama çok daha derin, bir çoğunun konuşması esnasında çıkan zeka pırıltılarından gözünüz kamaşıyor. Örneğin bir cüce karakteri var, adam öyle zeki, hazırcevap ve anasının gözü ki, gerçek hayatta bulasım, en yakın arkadaşım yapasım geliyor (o biraz daha endamlı olaydı ya da ben biraz daha çıtı pıtı olsaydım, aşk-ı ilan bile ederdim!).

Dizi HBO tarafından çekiliyor, şu anda tüm dünya nefesini tutmuş 3.sezonun başlamasını beklemekte. İkinci sezon sanırım Noel öncesinde falan bitiyordu, bir sonraki sezonun başlama tarihi ise Mart sonu! Dört ay boyunca bir dizinin yeni sezonunu beklemek istemeyen, sabırsız bir İkizler burcu olarak ben de kitaplarla tanışmaya karar verdim. Yedilemenin her bir kitabı dizinin bir sezonunu temsil ediyor, böylece ben de okumaya üçüncü kitaptan başladım. İlk iki kitabı okumak yerine televizyondan izlemek ve sonra sözcüklerin arasına dalmak gerçekten enteresan. Ancak uyarlama öyle başarılı ki hiçbir kopukluk hissi yaşamadan olay örgüsüne kaldığım yerden devam ettim.

Kitabın çılgınlık derecesinde sevenleri var, bizde bile birçok kitapçının rafında ön sıralarda yer aldığını görürsünüz ancak yolunuz yurtdışında bir kitapçıya düşerse lütfen olayın ulaştığı çılgınlığa dikkat edin. Kitabın her türlü hediyelik eşyası, takvimi, biblosu, oyuncağı, yedi krallığın her birinin dev haritalarının satıldığı kitlerle karşılaşacaksınız. Yazar George R.R Martin, gerçekten akıllı bir abimiz. Popüler bir edebiyat eseri olmak için ne gerekiyorsa kitaplarına serpiştirmiş; aşk, entrika, savaş, son dönem gözden düşmeyen fantastik yaratıklar-yani ejderhalar, büyücüler ve zombilerin ataları!-kitabın her bir köşesine, malzemeden kaçınmadığınız güzel bir yemek gibi güzelce serpiştirilmiş.

İki sezon dizi ve bir sezon kitabın sonrasında geldiğim noktada hala Mart sonunu tırnaklarımı kemirerek bekliyorum, iki kitabı daha geçen hafta almış bulunuyorum ve Games of Thrones’un Yüzüklerin Efendisine beş bastığını düşünüyorum. Siz de sıkıcı hayatımızdan, badem bıyıklarla ,tuhak solcumsular arasındaki atışmadan bıktıysanız, çok daha karizmatik karakterlerle dolu, gerçek bir iktidar mücadelesine buyrun derim. İster dizi, ister kitap formatında sıcak sıcak servis yapın, afiyet olsun. Hem de elinizi çabuk tutun, ne de olsa hep dedikleri gibi “Kış Geliyor/Winter is coming!”…

Reklamlar

Winter is coming…


Cemetery-Grave-Snow-Death-Headstone-Winter

Kış… Ve işte her şey ilk kez başlıyor sanki.
Ağarmış uzaklıklarına doğru kasımın
Uzaklaşıyor aksöğütler
Değneksiz ve rehbersiz körler gibi….
BORIS PASTERNAK

Anneannem hep kışın öleceğini düşünürdü. Kasım ayı geldi mi, telaşa kapılırdı, geçerdi pencerenin önüne, başlardı ölenleri anmaya. Penceresinin önündeki ağaç yapraksız kaldıkça, anneannem de umutsuz kalırdı, yağmur kara dönünce paniği artardı. En kötüyü düşünürdü hep; bu soğukta hastalansa hali nice olurdu, karda kışta doktora, hastaneye kolay mı gidilirdi, düşüp bir yerini kırsa Azrail’e teslim bayrağını çekerdi. Mart’ı devirince yüzünde güller açardı, ilk kuş cıvıltısı, ilk bahar dalı ile aynı cümleyi yinelerdi, “Bu kışı da atlattık çok şükür”…

Çok fazla seveni yoktur kışın, çok güzel olsa da fazla mesafeli olduğu için çekinilen kadına, yalnız bir kurta benzer. Yazın hercailiği yoktur onda, ayıpları örtmenin, düşünmenin, beklemenin mevsimidir, daha ağır başlıdır, saygı duyulan, çekinilen ama tuhaf bir şekilde sevilen baba misali…Ve anneannem gibi, birçokları ölümün mevsimi der ona.

Ocak gerçekten de ölüm oldu çıktı bu yıl. Milyonlar 21 Aralıktan ürkerken, Ocak tanıdığımız, sevdiğimiz birilerinin “bireysel kıyameti” oldu çıktı. Önce Metin Kaçan bıraktı gitti, bir taksi şöförü ile yapılan belki de keyifli bir sohbetin ardından güzelim Boğaz’a daldı, çıkmadı. Vakitsiz tabii ama ölümlerin en kötüsü değil bana sorarsanız. Daha birkaç gün önce Notos’ta yazarların neden intihara ortalamadan daha fazla eğilimleri olduğu ile ilgili muhteşem bir dosya okumuştum, bir son dakika eklemesi geldi kondu son satıra.

“Melancholy were the sounds on a winter’s night.” (Melankoli, bir kış gecesinin sesidir)
Virginia Woolf, Jacob’s Room

Metin Kaçan’ı Toktamış Ateş takip etti. İstanbul karlıydı, belim çok fenaydı, benim de ruhuma kış geliverdi. İlk defa uzaktan uzaktan anneanneminkine benzer bir kaygının yakın zamanda bana da misafir olacağını hissettim. Çocukken sadece kartopu ve tatil demektir kış, yaş ilerledikçe üşümek demektir, tanıdıkların ölümü demektir, hayat gerçekten sıralı ise bekleme kuyruğunda hızla ilerlemek demektir, melaknolinin sesi demektir…

Bir yandan “Games of Thrones” okuyordum. Tolkien okusaydı, bence mutsuz olurdu. Orta Dünya’dan çok daha karmaşık bir Yedi Krallık, Frodo’ya yüz çevirmenize neden olacak, birbirinden derinlikli karakterler. Bugüne kadar fantastik edebiyata pek bulaşmamış beni eline avucuna alan bir seri. Ve her kitapta, sürekli tekrarlanan bir cümle, “The winter is coming (Kış geliyor)”. Yedi Krallıkta hiç istenmeyen, ne kadar süreceği bilinmeyen, geldi mi gitmek bilmeyen mevsimdir kış. Birçok alameti vardır, yazın esamesi okunmayan yaratıklar çıkar ortaya, soğuğu ve ölümü getirirler. Herkes ürker kıştan ve birbirlerini uyarmak için yüzlerinde hissettikleri her serin rüzgarla, düşen her yaprakla, gelen her savaş haberi ile yinelerler, “Kış Geliyor!”. Bunca yıldır kışı seven, gelsin isteyen ben bile soğumuştum mevsimden, bir sefer de gelmeseydi…

Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.
Ahmet Muhip DIRANAS

Mehmet Ali Birand ile devam ettik. Sevip sevmemek bir yana iyi gazeteci, cesur bir adam, işine aşık, 32.Gün dediğin anda program cingılı beynimde çalıyor, nur içinde yatsın demekten başka bir şey gelmedi elimden. Deprem Dede de terketti bizi, oysa biz ona güvenip rahatlamıştık 13 yıl önce, ölüme karşı güvencemizdi bir nevi, o da havlu atarsa biz ne yapalım? Ya Ferdi Özbeğen? Ne kadar yakışıklıymış gençken!

Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine.
CAHiT SITKI TARANCI

İlk kez sıkıldım bu mevsimden, oysa çok severdim üşümeyi, sarınmayı, karanlıkta rüzgardan koşup eve sığınmayı. Aheste düşen kar tanelerini saatlerce izlerdim, doyamazdım, huzur dolardı içim. İlk kez bu sene hoşlanmadım kıştan, anneanneme benzedim. Daha kimler ölecek diye korkuyla bekler oldum, gün sayar oldum, Mart’ın sonuna varsan dilim kocakarıya çalacak “çok şükür bu kışı da atlattık” diyeceğim iç çekerek. Umarım daha kara haber almayız, umarım kar insafa gelir, umarım bir mevsimliktir melankolim. Belki seneye yine ruhuma iyi gelir soğuk hava, yine çocuk gibi kartopu savaşı yaparım, battaniyemin altına girer keyif çatarım. Çok anlam yüklememeli mevsimlere, Shakespeare’in dediği gibi ne iyi var ne kötü, sadece düşüncelerimiz var ve ne de olsa rahmetli anneannem bir Mayıs günü gidiverdi aramızdan…

Acayiplerin Gücü Adına


seth
Seth Godin’in yeni kitabından bahsetmek istiyorum; Hepimiz Acayibiz. Kapağındaki resim kitabın güzel bir özeti olabilir aslen, sandviç ekmeği içine kabukları ile tıkıştırılmış iki adet muz, üstüne de ketçap, afiyet olsun. Eminim bunu da severek yiyen birileri vardır dünyanın bir köşesinde.Godin’in 95 sayfada özetlediği şey, “normalin” artık öldüğü, yeni normalin “acayiplik” olduğu ve yeterince yakından bakarsak aslında hepimizin pek acayip olduğu.

Kapitalizmin keşfinden günümüze kadar hep kitleler, normaller, çan eğrilerinin ortasındakiler yüceltildi. Ne de olsa kalabalık demek, daha fazla satış, daha fazla kar demekti. Yıllarca çok incelikli iş planlarına ihtiyaç duymadık, ortalama insan için ortalama bir ürün ya da hizmet tasarladık, televizyona ortalama bir reklamla parayı gömdük, sonra da oturup yağmur gibi gelecek karı bekledik, geldi de… Şimdi ise artık bu genelgeçer kuralların işe yaramadığı çok enteresan bir çağa girdik. Çoğumuzun istediğimiz kadar tuhaf olmaya vakti, nakti ve teknolojik imkanı var. Godin, çok güzel bir zenginlik tanımı yapmış kitapta; “seçme hakkımızın olması.” İstediğimiz ürünü seçmek, istediğimiz topluluğa dahil olmak, istediğimiz hobiye takıntılı bir şekilde bağlanmak, istediğimiz kadar Acayip Olmak Hakkı bu.

Ne kadar niş ya da tuhaf meraklarımız, hobilerimiz olursa olsun bize benzer insanlarla sosyal cemaatler oluşturmamız mümkün. Fiziksel olarak aynı yerde bulunma zorunluluğumuzu ortadan kaldıran Internetten beri, saniyeler içinde dünyanın herhangi bir yerinde bize benzer insanlarla iletişime geçebiliyor, ortak bir aidiyet duygusu yaşayabiliyoruz.
Kitlenin eridiğini ve artık acayiplere hizmet etmeleri gerektiğini farkeden akıllı pazarlamacılar, yeni oyunun kurallarını benimsemiş görünüyor. Kendi tasarımımız t-shirtleri üreten firma da, USB çıkışlı modifiye daktilo üreten şirket de bunun gayet net farkında.

“Artan yaratıcılık, pazarlama verimliliği ve sosyal cemaatlerin desteklenmesi sonucunda ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Daha da acayipleşiyoruz. Kitle soluyor. Bu hızla giden trene karşı duran tek şey seri üretimi destekleyerek aynılaşmayı savunan fabrika zihniyeti ve mutlak itaate yönelik kültürel önyargılar”

Seth, olayı pazarlama ile sınırlı tutmuş ama kısaca insanların doğumundan itibaren nasıl normal içinde kalmaya yönlendirildiğine de değinmiş. Çünkü normal kolaydır, güvenilirdir, pek eğlencesi olmasa da riski de yoktur. Sadece ürünlerde ve pazarlamada değil sosyal hayatımızda son 50 yılda yaşadığımız değişime bakın, artık gittikçe daha fazla insan acayipliğini haykırabiliyor, yani en azından gelişmiş ülkelerde durum bu. Ülkemde ise çok enteresan bir resimle karşı karşıyayız, yeni tablo nasıl şekillenecek emin değilim. Bir yandan değişim savunuluyor, eski halıların hepsi temizlenmek üzere kaldırılıyor ancak bu samimi bir değişim mi, yoksa yeni halılarla yine bir şeylerin üstünü örtmek için yapılan geçici bir temizlik mi, bilmiyorum. Toplumumuzda yönetimi kim elinde tutuyorsa kafasındaki “normale” göre herkesi şekillendirmek istiyor ki fabrikasyon işlere imza atsın, daha kolay iş görsün, kitleden oy alsın ve çoğunluğu elinde tutsun. Bu elbette milliyetten az çok bağımsız bir politikacı özelliği ancak ne yazık ki Türkiye’de bunu daha fazla hissediyorsunuz. Özgürlüğü savunan insanların, bunu sadece kendi benzerlerinin özgürlüğü adına yaptığını ve diğer “acayiplerin” böyle bir hakkı olmadığına inandıklarını görmek çok üzücü. Özgürlüğü savunanların bir şeyleri kısıtladığı, her daim saygı bekleyenlerin sürekli saygısızlık yaptığı topraklar burası.

Godin’e göre ise “acayipleşme” önüne geçilemeyecek bir yönelim, direnmek imkansız. Öyle olduğunu kabul etsek bile “icat çıkarma”, “başına iş açma”, “ağır ol molla desinler” kültüründe işler biraz daha aheste gelişecek gibi. Ortalama Türkiye vatandaşı kimdir? 1.70 boylarında, topluca biridir, üniversiteye gitmemiştir, kitap okumaz, bol bol TV seyreder, Sünni Müslümandır, milli ve manevi değerlerine (bunlar tam olarak neyi kapsıyor Allah bilir) düşkündür, biraz fevridir, hemen her şey hakkında kolay kolay sarsılmayan fikirleri vardır, kendi gibi olmayana da şüphe ile yaklaşır. Kitabı okurken acı bir gerçek kafama dank etti. Acayibin kutsandığı kültür mü? Biz daha henüz bu ortalama insanı bile kabullenememiş, kutsayamamışken acayipleri kucaklamaktan, onlara hizmet etmekten bayağı uzak görünüyoruz. Hatta gücü elinde bulunduranların herkes bu kalıba sığıverse çok mutlu olacaklar gibi bir halleri var ve bunun adına da “Türk usulü demokratikleşme” diyoruz.

Neyse bunlar derin konular, biz pazarlamada kalalım ve ketçaplı muz severlerin nasıl olup da dünyayı tost severlerin elinden alıverdiğini merak ediyorsak Seth Godin okuyalım…

Bir de ters köşeden bakalım…


prometheus_movie-wide

Prometheus’u sinemada izlememiştim. Uzun zamandır bomba bir filmle görünmeyen Ridley Scott’un (Alien ve Gladiator) dört gözle beklenen filmiydi. Kısmet DVD’den izlemekmiş, sinemada izlemediğim için de zerre üzülmedim, zira Prometheus, dağ beklerken fare doğuran filmlerin çoğu gibi, benim için bir hayalkırıklığı. Her şeyden önce artık kült olan bir filmden, Alien’den fazlası ile yararlanma çabasında. Filme göndermeler, ağzının içinden on tane daha ağız çıkartan yaratıklar, devam filmlerinde ustanın ipin ucunu Alien’a bağlayacağının sinyalleri, bence hepsi çok sıkıcı ve sıradan. Scott gibi bir yönetmene de bu kadar ucuz pazarlama numaraları yakışmamış, kendini daha ağırdan satmasını beklerdim.

Film, aslında gerçekten cesaret sahibi bir yönetmen tarafından ele alınsaymış, süper çarpıcı olabilecek, radikal bir konuyu işliyor. Ya adına insanoğlu dediğimiz canlı, dünyaya planlı olarak “ekilmiş”, “üretilmiş”, başka bir gezegendeki bizden çok daha ileride, akıllı yaratıklar tarafından getirilmişse ne olur? Büyük bir soru, büyük bir varsayım. İzlemeyen varsa, daha fazla spoiler yapmayayım ancak iddia radikal olsa da uygulamada geleneksel çizgiden ayrılmaya cesaret edememiş yönetmen. Her zamanki dindar ve Amerikan kurtarıcı klişesi, inançsız bilimin (ki insan suretinde bir robot tarafından temsil ediliyor) duygudan ve inancın korkusundan yoksun olduğu için her türlü fitneye teşne olduğu..vs gibi ortalama zekaya sahip, muhafazakar ve milliyetçi Amerikalıya hitap eden kısımlar, insanı filmden fazlası ile soğutuyor. Neyse yine de umutsuzluğua kapılmayalım, belki devam filmlerinde durumu biraz olsun kurtarır Ridley Amca.

Ancak bu film vesilesi ile çok enteresan bir kitabı hatırladım; Zecheria Sitchin’in 12. Gezegen isimli kitabını. Kitap, filmdekine çok benzer bir iddia ile yola çıkar. Ya din kitaplarındaki ya da evrim teorisindeki gibi yaratılmadıysak? Ya güneş sistemimizdeki henüz varlığını ispatlayamadığımız, güneş çevresindeki bir turunu 3600 yılda bir tamamlayan Nibiru isimli bir gezegenden gelen varlıklar tarafından özel olarak “üretildiysek”? İddia odur ki, bu gezegende yaşayanlar dünyanın madenleri başta olmak üzere, doğal zenginiklerinden faydalanmak ve burayı kolonize etmek için yola çıkarlar, ucuz iş gücü olarak da insanı yaratırlar. İnsan da karşısında gördüğü bu üstün zekalı, teknolojik benzerini Tanrı olarak adlandırır. Zaman içinde bu “Tanrılar” insanoğlu ile de çiftleşir ve yarı-tanrılar ortaya çıkar. Sonra iklim değişir, büyük sel/tufan (kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı) olur, insanların çoğu ölür, daha sonra da Tanrılarla arası bozulur…vs.

Sitchin, otuz yılını Sümerleri incelemeye adamış, gelmiş geçmiş en büyük Sümerolog ve çivi yazısı uzmanlarından biri. Sümerlerin ne zaman ve nereden ortaya çıktıklarının tam olarak bilinmemesi iddiasının belkemiğini oluşturuyor. Birdenbire ortaya çıkan bu kavmin zamanın çok ilerisinde bir matematik, astronomi, tarım, metalurji bilgisine sahip olması, kendisinden sonra ortaya çıkan Babil, Mısır ve Yunan medeniyetlerine ilham vermesi ise Sitchin’e göre ancak bu halka hazır olarak verilen bilgiler sayesinde mümkün. Büyük dinlerin kutsal kitaplarında geçen yaradılış efsanesi, Nuh Tufanı ve daha bir çok önemli olay ve hikayenin pagan dinlerinde ve Sümer yazıtlarında da aynen geçiyor olması başka bir ilginç durum. Tabii ki bunlar büyük laflar, büyük iddialar, zamanında bilim dünyasını da bir hayli karıştırmış. Çok sert eleştiriler de var, deli saçması diyenler de, ancak bu iddiaların en azından tarih ve arkeologların bir kısmına çok farklı bir bakış açısı kazandırdığı bir gerçek. Sitchin’in yazdıklarını ciddiye alanların sayısı da azımsanmayacak kadar fazla.
12. Gezegen, yazarın “Dünya Tarihçesi” isimli serinin tek bir kitabı. Aynı radikal bakış açısı ile tarihteki önemli olayları yorumlayan bir çok kitabı daha var serinin. Bu yıl içindeki okuma hedeflerimden biri de bunların tamamını bitirebilmek.

Sitchin’in hikayesini satın alırsınız ya da almazsınız ancak hayatının otuz yılını bir araştırmaya veren insanın bulduklarına en azından şöyle bir gözatmak, emeğe saygıdandır diye düşünüyorum. Tarih boyunca “ya bildiğimiz gibi değilse?” diye sorma cesaretini gösteren insanlara hep hayran olmuşumdur, Sitchin de benim için bu kategoride. Günün sonunda bu soruları sorma cesareti gösteren insanlar olmasaydı yeryüzünü hala düz bir tepsi sanıyor olabilirdik, öyle değil mi? Siz de ezber bozmak, kendi evreninizin doğruluğundan eminseniz bile paralel bir evrene seyahat etmek, “ya böyle olsaydı?” diye düşünmek istiyorsanız kitap (ve hatta bu kitaptan sonra izlenecek bir Prometheus) şiddetle tavsiye edilir.
12gezegen_3240_46969

Aşk Dediğin…


Amour

Perşembe gecesi, gösterimden kalkmadan bir gece önce Aşk’ı (Amour) yakalamayı başardım. Akşam saatlerine kadar hala umutsuzdum, zira ne karın ardından gökyüzünün gülümseyeceğinin, ne de iki gündür bana korkunç acılar çektiren belimin biçimsiz bir sinema koltuğunda oturmama izin vereceğinin garantisi vardı. Hem hava, hem bel konusunda risk alarak kendimi zor da olsa Capitol sinemalarına attığımda, salon beklediğimden daha kalabalıktı.

Haneke, malum tokat gibi filmlerin yönetmeni, bu kez 80’lerinde bir çiftin, Anne ve Georges’un ilişkisi üzerinden aşkı, evliliği, insanın başka bir insan için ne kadar sıkıntıya girebileceğini sade, sert ve yine tokatlayan bir üslupla sorguluyor. Çiftimiz, emekli müzik öğretmenleri, bir kızları, onları kollayan ama eve geldi mi bir türlü gidemeyen komşuları, ara ara ziyaretlerine gelen eski öğrencileri var. Son derece uyumlu, sevecen, huzur dolu bir çifte ve bir emekli hayatıyla filme merhaba diyoruz. Öyle ki, insanın biran önce emekli olası ve günlerini eşiyle birlikte o konserden bu konsere giderek, gazete okuyarak geçiresi geliyor. Derken bir sabah, çay içerlerken hayatın, yaşın, yorgun bedenin gereği Anne havlu atıyor ve hastalanıyor. Bundan sonra da gittikçe kötüye giden, baştaki huzurun zerre zerre silindiği, onun yerine insanın ruhuna karabasanların gelip oturduğu bir filmle karşı karşıyayız.
Filmin bu kadar etkileyeci olmasının tek nedeni, insanın bir anda kendini 85 yaşında, çaresiz ve hasta hayal edebilmesi elbette. Hele 30 yaşın üzerindeyseniz, sadece hayal etmekle kalmayıp, tahmin ettiğinizden bile yakın bir gelecekte karşı karşıya kalabileceğiniz sevimsiz bir senaryoyu düşünmeye başlıyorsunuz ister istemez.

Oyuncular o kadar başarılı ve güzeller ki! Hem Anne, hem Georges’un bu kadar tatlı yaşlanması, onların gençliklerini, aşklarını, paylaştıklarını, bir ömür boyu katlandıklarını rahatlıkla gözünüzün önüne getirmenizi sağlıyor. Bir yandan özeller, bir yandan çok sıradanlar. Artık gereksiz hırsların, kibirlerin kalmadığı, her şeyin boş olduğunun idrak edildiği o güzel çağdalar. Ama insan olmanın en büyük trajedilerinden biri de bu. Tam “artık arkaya yaslanmanın zamanı geldi” deyip derin bir nefes saldığınızda bunu yapacak gücü, nefesi, ömrü bulamayabileceğiniz bir çağ bu aynı zamanda.

Filmde alttan alta işlenen çok güzel başla mesajlar da var. Ancak hastalık ortaya çıktıktan sonra sık sık görünmeye başlayan, o zaman da annesi ölüm döşeğine gelene kadar saçmalayan bir kız çocuk profili var ki evlere şenlik. Felç geçirmiş annesinin karşısında emlak fiyatları ve faiz oranlarından bahseden kadına tokat atmak istedim. Yaklaşımı annesini rahatlatmak, günlük konulardan bahsederek dikkati hastalıktan uzağa çekmek değil, kendi derdine düşmekti. Babasını sürekli, annesini hastaneye yatırmadığı için azarlayan, mızıkan kadın bir tane faydalı öneriyle çıkıp gelmedi, ya da “iki gün de anneme ben bakayım” demedi! Çocuk doğurayım da yaşlandığımda bana bakar diye düşünen biriyseniz, filmi izledikten sonra üç doğum kontrol yöntemini aynı anda kullanabilirsiniz.

Bel ağrısı çeken, bir kaç gündür yarı sakat gibi dolaşan ben sanırım bu ruh halimin etkisiyle filmden fazlası ile etkilendim. 20 yaşında olsam sıkılabilir, hatta yarısında salonu terketmeyi bile düşünebilirdim ama yaşım ilerledikçe zor durumda kalan yaşlılara olan duyarlılığımın da arttığını görüyorum. Çocukken sadece tepelerine çıktığımız, evimizin tonton fertleri olarak sevdiğimiz yaşlılar, ilerki dönemlerde bize hepimizin hayatında olabilecek zorlukları, çaresizlikleri, o hiç gelmeyecek sandığımız sonun o kadar da uzakta olmadığını hatırlatıyorlar.

Film gösterimden kalksa bile Oscar adaylarının açıklanması ile tekrar gündeme gelecektir, zira 5 adaylığı var. Mutlaka izlenmesi gereken bir film diyorum ama bunu lütfen sağlıklıyken yapın ki benim gibi melankoliniz ikiye katlanmasın!

%d blogcu bunu beğendi: