Puslu Pazara Yakışan Kitap…Doğu’dan Uzak, Kalbime Yakın.


amin maalouf

“Din elbette önemli, ama aileden, arkadaşlıktan, sadakatten daha önemli değil. Ahlakın yerine dini geçiren insanların sayısı durmadan artıyor” (Dunia adlı karakterin manastıra kapanan arkadaşları ile ilgili yorumu).

Amin Maalouf’un yeni kitabı, Doğu’dan Uzakta’ya başladığımda, kalburüstü bir şeyler okuyacağımı, bazı yerlerinin ruhuma iyi geleceğini tahmin ediyordum ama kendimi, ailemi, arkadaşlarımı, milletimin bir kısmını satırların arasına bu kadar sıkışmış, serpiştirilmiş, yedirilmiş bulmayı hayal etmiyordum doğrusu. Puslu bir pazar gününde elimden düşüremediğim Doğu’dan Uzakta, Kalbime Yakın bir kitapmış meğer; o kadar doğal, o kadar hüzünlü ve o kadar bizden ki! Batılılar da keyif alacaktır kitaptan mutlaka ama hep o mistik doğuya yarı küçümseme, yarı hayranlıkla karışık bakış açısı, dünyanın bu yakasında olup bitenlere bakınca kendi haline şükretme, tepeden bakma ile anlayışlı olmak, dünya meseleleri ile ilgilenmekle umursamazlık arasındaki gel-gitlerle bezeli bir keyif olacaktır bu. Tam anlamı ile anlamak, iliğinle, kemiğinle keyif almak için “bu yakalı” olmak şart sanırım.

Kitabın başkahramanı Adam, içsavaştan, daha iyi bir ülke için mücadele etmekten ve yenilmekten bunalıp, pılısını pırtısını Paris’e atmış, anavatanından kopmuş, Brezilyalı bir kadınla evli bir akademisyen, bir Lübnanlı. Kahramanımız, ortalaması cahil cühela bir toplumda mürekkep yalamış olmanın, entel dantel olmanın, geleneklerle, kendi milletinin dünyanın harikası olduğu inancı ile yoğurulmanın ama bir “gavur”a gönül vermenin, sürgün olmanın, sürgün kalmanın, boşveremeyecek kadar sevmenin ama her şeyden feragat edemeyecek kadar sevememenin simgesi, cisimleşmiş hali. Çocukluk arkadaşlarından birinin ölüm haberi üzerine, cenaze için memleketine dönmesi, eski dostlar, iç ve dış hesaplaşmalar, kendi evini şimdi misafir gözü ile değerlendirmesi ve tüm bunlar üzerinden kendi öz eleştirisini yapması kitabın çatısını oluşturuyor.

Dediğim gibi, Doğu’dan Uzakta her edebiyatseverin farklı tatlar alabileceği bir kitap ama bir Türksen, kendinden bin parçayı göreceğin bir kitap aynı zamanda. Hali hazırda Orta Doğu kültürü ile olan benzerliklerimizin, Güney Amerika kültürüne kıyasla daha fazla olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı? Bu nedenle Marquez okurken alacağım keyiften farklı bir keyif bu, daha iyi ya da daha kötü diyemem ama kalbime daha yakın. Öyle yakın ki bazı paragraflarda kendi yazdığım bir şeyleri mi okuyorum, başka bir yazarın çocuğuna mı bakıyorum bilemedim. Daha ilk sayfadan itibaren kendimi tanıdık bir alemde, fazlasıyla benzer problemlerle, fikir ayrılıkları ile, iç çatışmalarla boğuşur halde buldum. İlk 100 sayfanın sonunda içimden, üzerinde “Hepimiz birer Adam’ız” yazan t-shirtler bastırarak, eşime dostuma dağıtasım geldi. Satırlar arasında gezinirken, gerilimin gittikçe arttığı, farklı cephelerdeki “yurttaş”larımıza bakarken artık diş gıcırdattığımız kendi toplumumu enine boyuna, yukarıdan aşağıya, içinden dışına düşünmek zorunda kaldım. Günlük koşturmada bunu erteleyebilirsin, haberler başladığında televizyonu kapatabilirsin, gazeteyi manşeti altta kalacak şekilde ters çevirebilirsin ama Maalouf’un kitabını okumaya başladıysan hiçbirinden kaçış yok.

Yine bir karakterin bıçak sözleri:
“Bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. Böyle giyiniyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Şunu veya bunu yiyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Arkadaşlarımı terk ediyorum ve hiçbir izahat verme ihtiyacı duymuyorum, çünkü dinim çağırıyor. Dini her işe karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken, aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar…Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar”

Günümüzde din ne kadar birleştirici, ne kadar ayrıştırıcı? Din, ahlakı kapsar mı? Tanrısız, dinsiz bir ahlak mümkün mü? Birey mi önemli, vatan mı, millet mi? Bir şeyler ters gittiğinde savaşmalı mı, basıp gitmeli mi? Büyük sorular bunlar; siyah beyaz cevapları olmayan sorular ancak kitap bunları ortaya koymak ve farklı karakterlere sahip insanların farklı yorumları ile farklı bakış açılarını dile getirmek açısından başarılı ve cesur. Hangisi daha mühim; Dostluk? Vatan? Din? Birey? Gelenek? Geçmiş ya da Gelecek? Bir insanın ailesine, vatanına, dostuna olan borcu nerede biter, kendine karşı sorumluluğu nerede başlar?

Benim gibi benzer soruları hayatının en azından bir döneminde olsun sormuş olanlar için bir başucu kitabı. Öyle çok arkadaşım ülkesine yeterince güvenmediği için bugün başka memleketlerde yaşıyor ki. Gidenlerin hepsi benzer ikilemlerde, bunu biliyorum. Hiçkimse tam huzurda değil. Yeterince samimi olanlar bunu açıkça itiraf ediyor, onlarla güzel sohbetler ediyorum. Bir grup biz kalanlara acıdığından ve alçakgönüllü davranmak zorunda hissettiğinden “ah ah var mı memleket gibisi” diyor, Türkiye’nin dolmasına, trafiğine, otobüsteki ter kokusuna hasret de “e gel dön o zaman” desen kıvırmaya başlıyor. Bir diğer grup ise gitmekle iyi bir şey yaptığını başta kendine ispatlama derdi içinde “ah ah var mı Avrupa, Amerika gibisi” diyor. Sosyal medyadan bu ikinci grubun hayatını takip edersen (ki etmemek zaten imkansız çünkü canlı yayındalar) sanırsın ki “gavurun” taşı toprağı altın. Bu dostlar, biz İstanbul’da kıroluktan ve can sıkıntısından ölürken oralarda sergiden operaya, o bardan bu restorana koşuyorlar. Meğerse bugüne kadar yaşamıyorlarmış da haberleri yokmuş. Bir grup Türkiye’nin battığına inanıyor, bir grup daha iyiye doğmadan önce ölüm sancılarından geçtiğimize. Ortası yok, artısı, eksisi yok, siyahı, beyazı yok, olmamalı da. Elin şehrinde iyi hissedebilirsin, kendi evinde yabancı olabilirsin, her daim Araf’ta hissedebilirsin. Hayat belki de sorguladıkça, tam huzur bulmadıkça güzel, işte “Doğu’dan Uzakta” bunları hatırlattığı, doğru soruları sorduğu için çok iyi bir kitap. Kadim bir medeniyetten gelen ama eski debdebesinden uzak olanların, boynu bükük durmakla efelenmek arasında kararsız kaldıklarında hissettiklerini dört dörtlük ifade eden bir kitap.

“Avrupa’ya seyahat ettiğimde tüm zengin insanlara yapıldığı gibi bana da saygılı davranılıyor. İnsanlar bana gülümsüyor, kapıları eğilerek açıyorlar, satın almak istediğim her şeyi satıyorlar. Ama içlerinden beni aşağılıyor ve benden nefret ediyorlar. Onların gözünde zengin olmuş bir barbardan başka bir şey değilim. Sırtımda en güzel İtalyan kostümü de olsa, manevi bakımdan onların gözünde bir baldırı çıplağım. Niçin? Çünkü yenilmiş bir halka, mağlup bir medeniyete aidim. Tarihin pek esirgemediği Asya, Afrika veya Latin Amerika’da bunu çok daha az hissediyorum. Ama Avrupa’da hissediyorum. Sen hissetmiyor musun?” (Sonradan zengin olmuş Lübnanlı Ramiz’in, Adam’a sorusu)

Ülkenin, iç savaşın, karakterlerin adını biraz değiştirin, Amin’i de Emin yapın, alın size mis gibi bir Türkiye tablosu. Yıl bitmeden, kıyamet kopmadan okunası, saklanası, paylaşılası bir yüzleşme romanı, Yapı Kredi Yayınlarından, şiddetle tavsiye ederim.

Reklamlar

aychaist hakkında

Born and lives in İstanbul, writes short stories and publishes them in Turkish literary journals. Blog is mainly about stories and books but covers other personal interests too.

Aralık 16, 2012 tarihinde Edebiyat, Kitap, Sanat içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 1 Yorum.

  1. Yazar Amin Maalouf gerçekten yüreğine sağlık mükemmel bi kitap elimden bırakamadıgım eşsiz bi kitap. Tam da istediğimi buldum diyebilirim. Mağlup bi medeniyet ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Yeni bi romanınızı dört gözle bekliyoruz.

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: