Rast Makamında Ölüm


Rast:Klasik Türk müziğinde bir makam. Çıkıcı bir makamdır. Durağı SOL sesi, güçlüsü beşinci derecesindeki RE sesidir.
Bu resmi tanımdır, kitabına uygun olandır, yerini, haddini bilendir. Pekiyi rast makamında ölüm olur mu? İnsan ölümü kıvrak, hoş bir şarkı gibi karşılayabilir mi? Bilemem, bunu söylemek için ölmek ya da ölmeden ölebilmek ya da kendini bir durumun yerine koyup, varsayabilmek gerekir. Bu kez öykümde üçüncüsünü yaptım, Edebiyat Haber’de yayınlandı, umarım keyifli bir okuma olur. www.edebiyathaber.net

RAST MAKAMINDA ÖLÜM
Zil, telaşlı parmaklar altında bağırmaya başladığında sofra başındaydık. Oysa aynı zil, alelade bir günde onlarca kanaryanın aheste cilvesidir.

– Çabuk gelin! Sizi görmek istiyor.

Mustafa Amca’nın oğlu Halil’di gelen. Yüzü beyaz, alnı terli, lime lime pijaması ve küçümen ayaklarına büyük gelen terlikleri ile komik görünüyordu. Birkaç haftadır karısını, çocuklarını bıraktı, döndü, eski evinde yaşıyor. O an geldiğinde babasının yanında olmak istiyor, hepimiz gibi. Anam elinde sürahi merdivene koştu, babam önündeki rakı bardağını devirerek hışımla kapıya atıldı, ben ağırdan aldım. Çatalın, bıçağın, bizlerin yaygarası durduğu anda, dibimizde mızmızlanan televizyonun sesinin ne kadar yüksek olduğunu fark ettim:

– Her bayram sonrası olduğu gibi yine felaket; trafik can aldı.

Bayram ve felaket, aynı cümle içinde, yanyana, sırtsırta, dipdibe. Birinin bittiği yerde biri başlıyor, diğerinin yettiği yerden beriki başını uzatıyor. Mustafa Amca’ya göre bakmayı bilen, bildiğini özüne katanlar için yoktur birbirinden farkları; aynı şey bana bayramdır, sana felaket.Y “Merak etme, sıramız değişir bir gün, o yüzden ne böbürlenmek, ne dövünmek edebe uygun düşmez” der o.

Hiç acele etmeden rakı bardağını dikelttim, televizyonu kapattım, Selahattin Pınar plaklarımı, bakmaya doyamadığımız fotoğraf albümümüzü kolumun altına kıstırdım, ben de üst kata yollandım. Eskiden kolonya, tütün ve acı kahve kokan odasında şimdi başka bir koku var. İyi ya da kötü tanımlamalarının dışında, daha önce hiç bir ortamda tecrübe etmediğim bir koku bu. Ölümcül hastalara sinen ter, sidik, ilaç, çaresizlik ve korkunun kokusu ile alakası olmayan, dingin, pervasız bir koku.

Beni de alın koynunuza ne olur ey hatıralar…

Otuz yıldır komşuyuz. Son haftalarda hemen her gün aynı fotoğraflara bakıp duruyoruz. Her seferinde farklı bir anı canlanıyor belleğimizde, her seferinde farklı bir detayı farkediyoruz. Fotoğraflar cazibesini hiç kaybetmeyen oyuncaklara, biz neşesini hiç kaybetmeyen iki çocuğa dönüşüyoruz. Sanki ben albümün kapağını kapattıktan, uyku alemine geçtikten sonra fotoğraflar gece boyunca değişmeye, dönüşmeye başlıyor, öyle ki ertesi gün, gün ışığına çıktıklarında bir gün önceki fotoğraflardan farklılar. Bebeliğimde onun kucağında çekilmiş, komik fotoğraflarım var. Mustafa Amca’nın kaşlarını çekiştiriyorum, kendimden büyük bir muzu yerken yanak yanağayız, tuhaf bir tango yapan, ucube bir çifte benziyoruz. Mustafa Amca, henüz genç, saçları, bıyıkları kara, gözleri velfecri okuyor, henüz amca bile değil, sadece Mustafa. Sünnetçi beni ağlatırken yatağımın başında, bilmiş bilmiş gülümsüyor. Okulun ilk günü elini öpüyorum, harçlık alıyorum, bu sefer ben gülüyorum bilmiş bilmiş. Sekiz yaşındayım, yazlıktayız. Bisiklete biniyoruz beraber, pek eğreti görünüyoruz. Bisiklet benim için çok büyük, onun için pek küçük, tıpkı hayat gibi. Askerden izinli geldiğim bir günde, elini öpüyorum. Zayıflamışım, üniforma üstümden dökülüyor, Mustafa Amca’nın saçları beyazlamaya başlamış. Düğünümde biraz kıyıda köşede kalmış, curcunanın ortasında en sağdan ikinci sırayı kapabilmiş ancak, benden bile heyecanlı görünüyor. Fotoğrafların hepsinde dikkat çeken şey onun enerjisi. İnsan elini uzatsa onun yaşama sevincine dokunacakmış gibi hissediyor.

Nereden sevdim o zalim kadını…

Banu’ya aşık olduğumu anladığım gün soluğu, yaşıtım olan erkek arkadaşlarım yerine Mustafa Amca’nın yanında almıştım. İki senedir çıkıyorduk, her gün ayrılmayı düşünüyordum ondan, her gün vazgeçiyordum. Kaprisliydi, huysuzdu, sevgisinde cimriydi, hatta beni aldattığından şüpheleniyordum. Elimin altında durmuyordu, tutmaya çalıştıkça kayıp giden bir kedi yavrusuydu Banu, tırmaladıkça tırmalıyordu ellerimi.

– Çok mu seviyorsun cadıyı?

– Çok seviyorum.

– Bir kere şunda anlaşalım, sen çok sevmek ne demek bilmiyorsun. Hatun seni parmağında oynattıkça delleniyorsun, bunu da aşk sanıyorsun. Bu kız seni mutlu edemez, gece ile gündüz ne zaman aynı anda varolursa siz de ancak o zaman aynı anda mutlu olabilirsiniz. Onun fıtratını tahmin edebiliyorum, seninkini avucumun içi gibi biliyorum.

– Ya Mustafa Amca, kes şimdi felsefeyi. Evleneceğim ben onunla. Hem sevmeyi bir tek sen mi biliyorsun yani?

Söylememem gereken bir şeydi bu. İlk karısının adını anmazdık. Anarsak Mustafa Amca’yı üzeceğimizden değil; o çoktan unutmuştu, çoktan affetmişti. Bahsi geçerse biz üzülüyorduk. İlk karısı çok güzeldi, ilk karısı çok işveliydi, ilk karısı çok zalimdi ve ilk karısı çok maymun iştahlıydı. İlk karısı evlenmelerinden sadece iki sene sonra, Halil’i arkasında bırakarak kayınbiraderi ile kaçmıştı. Mustafa Amca’nın Selahattin Pınar sevdası o yıllara denk gelir. Musikiyi her zaman sevmiş, bir ara uda, bir ara tambura merak salmış, ancak terk edildikten sonra üstad ile hayatlarındaki bazı şaşırtıcı benzerlikler ona ilahi alametler gibi gelmeye başlamıştı.

– Benimkinin de adı Jale olsaymış, tam olacakmış be Mithat*. İnsan insana benziyor işte; helal süt emmişi de çiğ süt emmişi de. Ama Allahı var, benimki daha iyi tiyatrocu çıktı!

Mustafa, hali vakti hiç yerinde olmayan bir ailenin dördüncü çocuğu. Onikisindeyken anası, onbeşindeyken babası ölüyor. Dayısının yanında yaşamaya başlıyor, hem çalışıyor, hem okula gidiyor. Turşucuda tezgah bekliyor, adamın birinin kulağını yakınca berber çıraklığından kovuluyor, gazete dağıtıyor. Tüm bunlar olurken kitapların mucizesini keşfediyor, eline ne geçse okuyor. Allem ediyor, kallem ediyor, edebiyat öğretmeni olmayı başarıyor. Emekliliğinin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, hastalığını duyup da bir demet çiçek, bir şişe kolonya kapıp onu ziyarete gelen eski öğrencileri, sevenleri kapısından hiç eksik olmuyor. Ancak aciz, karanlık bir ruhsanız ondan hoşlanmayabilirsiniz. Onun zorluklarla yoğrulan, şekillenen, daha da kudretli hale gelen mutluluğu, yaşama sevinci karşısında ezilebilirsiniz. Aksi halde onun kocaman gülümsemesi sizi kapar götürür, hayatın onun gülümsemesi kadar kocaman bir şaka olduğunu bir anda kavrar, neşesine ortak oluverirsiniz.

Banu ile üç sene birlikte yaşadık, ötesi olmadı. “Ben sana demedim mi?” demesini göze alarak, herkesten önce Mustafa Amca’ya açtım konuyu.

– Gece ile gündüz yanyana gelmedi be amca.

– Kısa da sürse birleştikleri an eşsizdir be oğlum, bunu yaşamak için uyku perileri kovulur, sıcacık yataktan çıkılır ama hepsine değer. Sen bunu yapabildin ya, helal olsun.

Bir bahar akşamı rastladım size…

Beni görünce bir gayret yatağında doğruldu. O kadarcık gayret bile renginin atmasına yetti, öksürmeye başladı. Aynı anda hepimiz yatağa hamle ettik, hepimizi titrek bir el hareketi ile durdurdu. O vakit elin ne kadar lekeli, elin ne kadar kemikli, elin ne kadar ölü olduğunu farkettim.

– Aslan Mithat, getirmişsin plakları. En sevdiğim şarkıdan başla bakalım.

Onun koca yüreğini ilk kez gördüğüm bahar akşamını hatırlıyorum. Liseyi bitirmek üzereyim, ders çalışmaktan hafakanlar basmış, kendimi bahçeye dar atmışım. Sigarasını hasretle içine çekiyor, yanıbaşındaki pembecik gül goncasını parmağının ucuyla okşuyor.

– Dünyanın en mutlu insanıyım ben Mithat. Neden dersin?

– Neden Mustafa Amca?

– Nedensiz mutlu olabildiğim için.

Önce gülüyorum. Çocukluğumdan beri böyle anlamadığım laflar eder, ben de hep gülerim. Deli saçması deyip geçemem, zira tuhaf bir huzur bulurum onun sözlerinde ve henüz kavrayamadığım bir hikmet olduğunu bilirim. Tutkun olduğu edebiyata yorarım bazı sözlerini. Oysa o Mayıs gecesi, aptalca sırıtıp, ayaklarımın ucuna bakarken birden anlıyorum ki tam o anda Mustafa Amca çok mutlu, çünkü mutlu olmak için aslında her nedeni var. Ilık bir gece, keyifle tüttürülen bir sigara, mis gibi güllerin kokusu eşliğinde benimle yapılan gailesiz sohbet, içeride onu bekleyen koca yürekli bir kadınla bir oğul. Yine tam o anda farkediyorum ki karanlık bir ruhu olsaydı, mutsuz olmak için her nedeni olacaktı. Binbir zorlukla geçen çocukluk, parasızlık, anasızlık, babasızlık, terk edilmek, en sevdiği iki can tarafından can evinden vurulmak, tek başına Halil’i büyütmek. O güzelim bahar akşamında, sahip olamadıklarına hayıflanmak yerine, sahip olduklarının tadını çıkartıyor. Tam o anda gerçekten yaşıyor ve şükrediyor, karanlık yerine aydınlığı seçiyor, karanlığın er geç aydınlığa döneceğini biliyor, karanlığı aydınlığa bizzat dönüştürüyor. Her şey nereden, nasıl baktığımıza göre şekil değiştirmiyor mu? İlk evliliğinin bitmesi büyük acılarla beraber Halil’i, yaşanmışlıkları, Nesrin Teyze’yi getirmedi mi? Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Ben de birden anlıyorum ki o ılık anda mutlu olmak için belirli bir nedeni yok ve tam da bu nedenle çok mutlu. Bunu kavradığım anda gülümsemem yüzümde donuyor, başımı kaldırıyorum, alacakaranlıkta parlayan gözleri ile karşılaşıyorum. Gözümde ilk kez onu anladığımı görüyor, gözümde ona olan hayranlığımı görüyor, gözümde artık çocukluktan çıkan, hayata akıl erdirebilen bir erkeğin, bir dostun ilk müsveddesini görüyor ve gülmeye başlıyor. Koca kahkahası bahçeyi doldururken ben kavradıklarımın ağırlığı ile başbaşa kalmak için içeriye kaçıyorum.

Ne ara vakıf oldu tüm sırlara, ne ara böyle katıksız bir sabır oldu, neşe oldu, tutku oldu bilmiyorum. Tezgahın başını beklerken, acı turşu suyunu içe içe acının da bir güzellik olduğunu anlamış olabilir. Koca koca adamların kulak içi kıllarını yakmaya çalışırken, güzele ulaşmanın bir çaba gerektirdiğini kavramıştır belki de. Halil’i kucağında zıplattığı anların birinde ilk karısı olmasaydı Halil’in de olmayacağını idrak etmiş midir? Geçmişten şikayet edip durmazdı, bir şey bittiyse bitmiştir; gömer, başında bir an saygıyla durur, duasını mırıldanır ve yoluna devam ederdi.

Delisin deli gönlüm…

Halil, yatağın ucuna ilişmiş, gözgöze geliyoruz. Babasına şaşılacak kadar çok benziyor. Mustafa Amca’nın eşsiz mizacı sayesinde sırasıyla mutlu bir çocuk, mutlu bir erkek, mutlu bir baba oldu. Yine de babasının öleceğini bilmek, Mustafa Amca’nın tüm telkinlerine rağmen ona fazla geliyor. Yatağın başını bekleyen emektar pikaba yöneliyorum, neyin eşsiz sesi duyulurken hepimiz Mustafa Amca’ya bakıyoruz. Çok önce tembihlendiğimiz gibi soru sormak, ihtimam göstermek, ısrar etmek, acımak, hüzünlenmek yasak, hele ağlamak affedilir hareket değil. En başlarda ben hariç herkes zorlanıyordu ama şimdi odada aldığımız kokuyu yavaş yavaş tanımlamaya başlıyorum; bir garip neşenin kokusu bu. Bir geçişin, yaşanmışlığın, doygunluğun ve kabullenişin kokusu bu. Hırsın, acının, kıskançlığın, umutsuzluğun kekremsi kokusuna bin kat yeğlenecek güzellikte bir koku.

– Hep üstad gibi ölmek istedim biliyorsunuz değil mi? En sevdiğim takım elbiseyi giymişim, dostlarımla rakı sofrasındayım ve kalbim duruveriyor. Ne deli, ne güzel bir ölüm**.

Bakışı çağırır beni uzaktan…

İki yıldır hasta, iki aydır hastanedeydi, iki hafta önce artık yapılacak bir şey olmadığını söyleyerek onu eve yollladılar. İki haftadır Halil de ben de çocukluğumuzun evine, ailelerimize, ona geri döndük, bekliyoruz. Tadını çıkarmaya bayıldığı, ağzında eveleye geveleye tüm şekerini emdiği “an”lardan belki de en önemlisinin gelmesini bekliyoruz. Mustafa Amca dahil, hiçbirimizin tecrübe etmediği, yepyeni bir an bu. Her an bir geçiştir, dönüşümdür, yenilenmedir belki ama bu biraz daha farklı, belki de değil. Biz, yine bilinmeyene endişe ile yaklaşmaya teşne, Mustafa Amca bize sürekli bu anın da diğerleri gibi bir an olacağını müjdeliyor. Tam tersi olması gerekmez mi? Bugünlerde bizim ona destek olmamız lazım değil mi? Yine de kendimizce zor olanı başarıyoruz, en azından köstek olmuyoruz ancak dirayetli, heyecanlı, mutlu olan, bize de öyle olmamızı telkin eden yine Mustafa Amca oluyor.

Nesrin Teyze şıpın işi bir sofra konduruveriyor yatağın başına, babam alt kattan rakıyı kapıveriyor, Selahattin Pınar eşliğinde diziliyoruz sofranın başına, başlıyoruz birbirimize yarenlik etmeye. Tüm anılar, bu kez fotoğraflar olmadan, beynimizin çerçevelerinden fırlıyor, odanın içinde dönenmeye başlıyorlar. Genellikle mutlu olanların dışarı çıkmasına izin veriyoruz, hüzünlülere çok istisnai anlarda bu hakkı tanıyoruz; güzel bir yemeğe tat katması için parmakların ucuyla atılıverilen biber misali, sohbetimize tat katıp geri kaçıyorlar. O kadar çok gülüyoruz ki bir ara anam endişeleniyor komşuları uyutmayacağız diye. Biri kapımızı çalıp da neye güldüğümüzü sorsa, adamcağız ölüyor, ona gülüyoruz diyeceğiz.

Mustafa Amca bazen dinç, neşeli, bazen yorgun düşüyor, uyukluyor, yüzü acı ile buruşuyor ama yine de mutlu. Gece uzun sürüyor, Mustafa Amca’nın rengi, duruşu değişiyor, akşamın başında kıyıya daha yakındı, şimdi daha uzakta. Onu hala görüyoruz, tam olarak gözden kaybolması için henüz vakit var. Belki yarın da bizimle olacak, belki öbür gün hala fotoğraflara bakabileceğiz, rakı içeceğiz ama daha ötesi olur mu, sanmıyorum. Olursa ne ala, olmazsa da onun ağabeyliği, dostluğu ile geçen koca bir ömür var bende, kahkahalarla yapılan güzelim bir uğurlama var.

İlk defa o gecenin sonunda, ona artık veda etmeye hazır olduğumu düşünüyorum. Veda belki de yanlış bir kelime. Mustafa Amca sonlara, vedalara inanmaz ki. Onun için anlar, dönüşümler, daireler var, çizgileri bilmez. Hayatı boyunca düz, sıkıcı çizgileri almış, eğmiş, bükmüş, onlardan keyif dolu daireler oluşturmuş. O dairelerden herhangi birinin, herhangi bir noktasında tekrar karşılaşacağımıza ben de canı-ı gönülden inanıyorum. Hepimiz gülümseyerek odadan çıkmaya hazırlanıyoruz. Nesrin Teyze başını sallıyor:

– Komşulardan biri şu halimizi görse, kimse cenazeye gelmez, sapkın diye adımız çıkar.

– Böyle düşünecek hiçkimsenin cenazemde yeri yok.

Biz odadan çıkmadan yaptığı son şey, çok sevdiği diğer Halil’in, en sevdiği kitabından, en sevdiği cümleyi mırıldanmak oluyor:

– Çok kısa bir süre geçecek, rüzgara yaslanıp biraz dinleneceğim ve başka bir kadın bana gebe kalacak. ***

* Selahattin Pınar’ın ilk eşi, tiyatrocu Afife Jale.

** Selahattin Pınar’ın ölümüne gönderme yapıyor.

*** Halil Cibran, Ermiş.

Reklamlar

aychaist hakkında

Born and lives in İstanbul, writes short stories and publishes them in Turkish literary journals. Blog is mainly about stories and books but covers other personal interests too.

Ekim 6, 2012 tarihinde Edebiyat içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s