Dikkat: Ayran Arkadaşlık Nedeni Olabilir!


Zagreb-İstanbul uçağında pencere kenarına kurulduğumda iyi bir yolculuk için her türlü ekipmana sahiptim; kulaklık ve müziğim, bir adet kitap, bir adet dergi, bir adet gazete ve bir sakız. Normalde daha fazlasını aramam, ha bir de yanımda horlayan, üstüme taşan, ya da kokan ayaklarını altına sığdırmaya çalışan bir insan azmanı olmaması tercihimdir. Koridor tarafına ise muhtemelen Hintli olduğunu tahmin ettiğim, benim yaşlarımda bir kadın oturdu. Sonrasında zaten kendi oyalanmalıklarıma daldığımdan ve aramızdaki koltuk da boş olduğundan onun varlığını bile unutmuştum, ta ki hostesler servis yapmaya başlayana kadar. Sandviçimle birlikte içtiğim ayran bir anda komşumun ilgisini çekti, bana ne içtiğimi sordu, bu soru ise muhteşem keyifli bir uçak arkadaşlığının bahanesi oldu.

Radha, gerçekten Hint asıllı ancak öğrenciliğinden beri A.B.D’de yaşıyor ve kusursuz bir İngilizceyle konuşuyor. Birleşmiş Milletler’de, kadınların eşitliği/gelişimi ile ilgili projelerde çalışıyor. Eğitim, kariyer, kadın hakları üzerine derin bir sohbete daldık, Mad Men’den girdik, ofislerdeki cinsiyet ayrımcılığından çıktık. Tesadüf o ki, uçağa binmeden yarım saat önce Türkiye’de çalıştığım şirkette terfi ettiğimin duyurusu yapılmıştı, bu keyifli haberi karşılıklı ayranlarımızı tokuşturarak kutladık! Türkiye’de, Hindistan’da ve A.B.D’de kadınların işyerindeki, sosyal yaşamdaki sayısız sorununundan bahsettik. O kadar çok ortak şey vardı ki aramızda, kültürlerimizde, düşüncelerimizde, bir saatin sonunda Radha’nın sanki yıllardır tanıdığım bir arkadaşım olduğunu hissetmeye başladım. Hayatlarımızdaki ve düşüncelerimizdeki paralellikler, yaşadığımız zorluklar, güzellikler bazen öylesine tanıdıktı ki, yine koskoca dünyanın aslında küçücük bir köy olduğu izlenimine kapıldım ve kanım bu yabancı kadına hemen kaynayıverdi (bunda ayranı seven tanıdığım ender yabancılardan biri olmasının payı da var sanırım!).

İstanbul’a inmeden hemen evvel, birbirimize telefon numaralarımızı ve e-posta adreslerimizi verdik, samimiyetle tekrar karşılaşmayı diledik, hatta pasaport kuyruğuna girmeden öyle bir sarılıp ayrılışımız vardı ki kırk yıllık dostlarımla öyle sarıldığım enderdir. Takside eve doğru gelirken ağzımda, güzel bir tatilin ardından, güzel bir haberle binilen uçakta edilen güzel bir sohbetin tadı vardı.

Kendi yolculuğumu düşünürken birden aklıma benzer deneyimleri işleyen, keyifle izlediğim yol temalı filmler geldi. Maceralara, dostluklara, aşklara vesile olan nice seyahat hikayesini anımsadım. Örnekleri oldukça fazla ve bir anda en az sekiz, on film adı sayıverdim. Ama hepsinin içinde Before Sunrise’ın bendeki yerinin çok başka olduğunu farkettim. İlk izlediğimde daha yirmi yaşında bile yoktum. İki genç insanın muhteşem Viyana fonu ve zeka dolu diyaloglar eşliğinde yaşadıklarını anlatan mükemmel bir filmdir. Julie Delpy ve Ethan Hawke’un insana batmayan güzellikleri, aralarındaki inanılmaz kimya, kadın/erkek ilişkileri üzerine bıçak gibi acıtan ama bir o kadar gerçek tespitler…En güzeli ise filmin sonunun bizim hayalgücümüze bırakılmasıydı. Bir araya geldiler mi, bir daha hiç görüşmediler mi, sonsuza dek mutlu mu yaşadılar? İnsiyatifin bende olması o kadar hoşuma gitmişti ki belki de bu yüzden yıllar sonra çekilen devam filminden aynı keyfi alamadım, aklımda pek fazla yer etmedi bile. Eğer izlemediyseniz bu filmi mutlaka izleyin; aşkın güzel, hayatın keyifli bir şey olduğuna ama her şeyden önce kısacık yolculukların güzel başlangıçlara vesile olabileceğine sizi ikna edecektir.

Celine: You know, I’ve been wondering lately. Do you know anyone who’s in a happy relationship?
Jesse: Uh, yeah, sure. I know happy couples. But I think they lie to each other.
Celine: Hmf. Yeah. People can lead their life as a lie. My grandmother, she was married to this man, and I always thought she had a very simple, uncomplicated love life. But she just confessed to me that she spent her whole life dreaming about another man she was always in love with. She just accepted her fate. It’s so sad.
Jesse: I guarantee you, it was better that way. If she’d ever got to know him, I’m sure he would have disappointed her eventually.
Celine: How do you know? You don’t know them.
Jesse: Yeah, I know, I know. It’s just, people have these romantic projections they put on everything. That’s not based on any kind of reality.

Reklamlar

aychaist hakkında

Born and lives in İstanbul, writes short stories and publishes them in Turkish literary journals. Blog is mainly about stories and books but covers other personal interests too.

Ağustos 10, 2012 tarihinde Sanat, Sinema/TV, İnsanlık Hali içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 4 Yorum.

  1. Ayçacim,
    Before Sunrise dedin beni benden aldin,benim de cok etkilendigim unutamadigim filmlerin ilk siralarindadir…
    Simdi hemen ana hemen simdi tekrar izlemek istedim:))
    Yazini da digerleri gibi bir cirpida okuyuverdim,yine cok guzel,yine cok derin,yine cok cok iyi…
    Tesekkurler,sevgiler,
    Pinar

    • Evet Pınarcım, ben de tekrar izleyeceğim. Bence birkaç yılda bir , farklı yaş dönümlerinde, hayatın farklı aşamalarında izlenmeli. Öyle akıllı diyaloglar var ki her sefer farklı bir şey farkediyorsun zaten. Güzel sözlerin için ayrıca teşekkürler:)

  2. Ne guzel bir tesaduf…Ben o filmi izlememistim, nasil kacirmisim…senin guzel tavsiyenle mutlaka izleyecegim! çiço

  3. İzle Çicocum kesinlike, pisman olmayacaksin

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: