Yarısı Yenmiş Sözcükler


 

 

Hikaye yazdığımı öğrenen ya da bir hikayemi okuyan kişiden gelebilecek iki soru beni çok zorluyor:

“Hikayen ne hakkında?” ve “Bu konu aklına nereden geldi?” 

Sanırım zorlamak ifadesi çok kibar kaldı, bu sorulardan hiç mi hiç hoşlanmıyorum çünkü ikisinin de net bir cevabı yok. Zaten cevap niyetine ağzımı açmam, genellikle benim lafı gevelemem ve kem küm etmemle sonuçlanıyor ki eminim karşımdaki de hobi olarak yazmayı seçmemin isabetli bir karar olduğunu, zira doğru dürüst konuşamadığımı düşünüyor!

Sözlü olarak cevap vermekten hazetmesem de konuların aklıma nasıl geldiği ile ilgili yazasım geldi bugün. Bunu da cümlelerle ağda kaynatarak değil de aşağıdaki hikayemin beynime ve klavyeme nasıl düştüğünü anlatarak yapmak isterim.

Bir akşamüstü, başım önümde hızlı adımlarla Bağdat Caddesi’nden evime doğru yürüyordum. O anda etrafımda olan biten hiçbir şeyle pek alakam yoktu, ölesiye bir telaş içindeydim. Kafamı kaldırmıyordum ki gözlerim, adımlarımı yavaşlatacak bir şeylere takılıp kalmasın. O sırada yanımdan geçen iki genç kız ise mutlu mesut sohbet ediyorlardı. Sakin ve huzurlu hallerine bir an gıpta ettiğimi hatırlıyorum. Hızla yanlarından geçerken kızlardan birinin söylediği yarım yamalak bir cümle kulağıma çalındı. Şu anda o cümlenin ne olduğunu bilmiyorum bile ama öyle ilginç bir şeydi ki tüm acelemi bir kenara bırakıp kızların koluna girmek ve tüm hikayeyi dinlemek istediğimi hatırlıyorum. Yine kafam önde eve doğru sekerken, kendimi cümlenin tamamı, kapısını araladığı hikaye ve kızın tüm yaşamı hakkında atıp tutarken buldum. O anda birden yanımızdan birkaç saniyeliğine gelip geçen insanların kulağımıza bırakıverdikleri bu yarısı yenmiş sözcüklerin, cümlelerin ve hikayelerin ne kadar harika olduklarını, hayal gücümüze ne kadar iyi geldiklerini düşünmüştüm sadece. Akşamına ise kulağına böyle cümleler fısıldanan bir kadınla ilgili hikayeme başlayıverdim.

İşte o kısacık andan, o genç kızın kelimelerinden “Yarısı Yenmiş Sözcükler” çıktı ortaya. Çimleneceğinden bile emin olmadığınız kara kuru bir tohumun sonunda dallı budaklı bir ağaç haline gelivermesi gibi, öyküm de tanımadığım ve muhtemelen hiç tanımayacağım bir insanın attığı kelime tohumları ile hayat buldu.

Haksız mıyım kekelemekte? Hem bir çırpıda anlamlı bir şekilde anlatılamayacak kadar tuhaf, hem de ziyaret ettiği kişinin herkesle paylaşmayı kıskanacağı  kadar güzeldir ilham dediğimiz şey. Bir de itiraf edelim; açıklamayarak korumak istediğimiz o gizemli/yaratıcı insan havamız var tabii , ya da birinin” Amaaan, ne kadar saçma bir şeyden yola çıkmışsın!” diyerek bize gülmesi endişesi…

(Sözcükler Dergisi Ocak 2012 sayısında yayınlanmıştır)

YARISI YENMİŞ SÖZCÜKLER

Ömründen dört Yedi yıl tüketmiş olan kadın, o gün, bir meşe palamudunun ikibuçuk metre yükseklikteki daldan toprağa kavuşması için geçen süre içinde, annesi Süreyya’nın izinden gitmesi gerektiğini düşündü. Kadının adı Oya’ydı ve elbette çocukluğu boyunca kendisi ile “Oya Oya yağlı boya” diye dalga geçilmişti.

O anda evine, kuş uçuşu ile yüzelli metre, kendi yürüyüşü ile üçyüzseksen metre, kardeşi Aziz’in yürüyüşü ile dörtyüzotuzüç metre mesafede (Aziz her zaman yolu uzatırdı) çok sevdiği İngiliz özentisi Park’ta, en çok sevdiği bankta oturuyordu ve bankın adı Aurelio’ydu.

Dikkatsiz bir göz, ilk anda onu parktaki diğer banklardan ayıramazdı. Ancak çok mühim iki özelliği sayesinde o, Aurelio’ydu ve diğer bankların isimleri yoktu. Birinicisi, sırtının tam ortasında çirkin bir “Oya” vardı. “Oya” ilk anda “Ahmet Nergis’i seviyor” ile “Yaşasın Sosyalizm!” arasında bir yerlerde kalıyor, Aurelio’nun sırtına bir müddet gözünüzü kırpmadan bakarsanız size “Merhaba” diyordu. İkincisi, Aurelio daha ağaç bile olmadığı yaşamlarından birinde Oya ile yine dosttu ve o ruhtan bir parçayı hala taşıyordu. Bank, Oya’nın adını ömrünün sonuna denk üzerinde taşıyacağına göre, kendisi de bir adı fazlası ile hakediyordu. Okuduğu bir kitapta, koşullar ne olursa olsun sadık bir dost olan haşarı, İspanyol oğlandan esinlenerek Oya bankın adını Aurelio koydu. Aurelio, huysuz bir incir ile alaycı bir kestanenin tam ortasında yaşar. İnsanlara karşı temkinlidir, zira bazılarından büyük muhabbet ve hürmet görse de bazıları ona hayatı zindan etmiştir. Genç kadın, aralarındaki mesafe irice iki fasulye tanesi kadar olan, bal rengi gözleri ile Aurelio’ya bakar bakmaz anlamıştı bu gerçeği. Eşyaların tabiatını anlamak gibi bir yeteneği vardı ama bundan herkese bahsetmemesi gerektiğini çok uzun zaman önce farketmişti.

 Aziz, her zaman insanların her şeyi kısa yoldan halletmek istemelerinin kötülüğünden ve ölçülerin tuhaflığından dem vururdu. Metre ne kadar anlamsızdı, gram ondan da beterdi ve en kötüsü saniyelerdi. Aziz ile Oya’nın çocukken en çok sevdikleri oyun, her şeyi kendi ölçüleri ile değerlendirmeleriydi. Onlar için bir dakika, on göz kırpmasıydı, üç bardak su içtikten sonra çişlerini yapmaları için gerekli süreydi. Bir kilo çikolata ise iki günlük karın ağrısına denk geliyordu. Bunların hepsi Aziz koca adam olup gözleri hakikate kapanmadan, metre ve gramlarla konuşmaya başlamadan, Oya hep çocuk kalmaya karar vermeden ve anneleri sözcüklerin peşine takılıp gitmeden önce olan şeylerdi. Süreyya’nın geri gelmeyeceğini anladıklarında yaptıkları ilk iş taşınmak oldu. Tüm umutlarını, sekiz senedir çocuğu olmayan bir kadının adak çaputu kadar sağlam bir şekilde yeni evlerine bağlamışlardı. İçinde Süreyya’nın anıları bile olmayan bu ev Remzi’ye daha fazla hüzün, Aziz’e daha fazla can sıkıntısı, Oya’ya ise Aurelio’yu getirdi. Aziz, Yedi yıl önce evden ayrıldı. Gerekçelerini, babaları Remzi’nin hüznüne ve ailenin deli kadınlarına tahammül edememek olarak açıkladı. Oya o günden sonra Aziz’i cenaze hariç hiç görmedi.

 Oya ile Aurelio’nun dostluğu, güve yeniği ile delik deşik olmuş bir battaniye kadar eskiye dayanır. Oya, ömrünün ikinci Yedi yılını henüz tamamlamıştı ki şimdi içinde yaşadığı eve taşındılar. Genç kadın, taşınma gününü hala rüyalarında sık sık görür. Eğer o anda halet-i ruhiyesi iyi ise taşınma günü ılık, şekerli bir su gibi süzülür gözlerinin arasından. Yıllar önce yaşadığı o günü, şeytanlardan kaçarak çok sevdiği evine, yuvasına kavuştuğu, Ramazan pidesi gibi sıcacık, muhteşem bir hatıra olarak yeniden yaşar. Yok, kötü bir ana denk geldiyse, aynı rüya bu kez azgın köpükler saçan, buz gibi bir ırmak olur süzülür gözlerinin arasından. Aynı günü, yaşadıkları felaketin devamı, eşyalarını kaybettiği, eski mahallelerindeki arkadaşlarından ayrıldığı bir acı biber turşusu tadında yeniden yaşar. Her iki versiyonda da Park kurtarıcıdır. Beklenmedik anda çıkar gelir, İngiliz gülleriyle, kadim ağaçlarıyla, serseri serçeleriyle ve tabii ki Aurelio ile Oya’yı sarıp sarmalar. Her iki rüyada da Oya evden çıkar, Park’a doğru yürür. İlkinde aheste, ikincisinde telaşlı, huzursuz bir yürüyüştür bu ama Park’ın kapısından girdiği anda iki rüya birleşir, kardeş olur, tek vücut olur, Oya’nın derin, huzur ve nane dolu nefesi olur çıkar.

 Annesi ortadan kaybolduğunda, tam Yedi hafta dönmesini beklediler. Bunu tembihleyen bir not bırakmıştı Süreyya. Demişti ki: “Yedi hafta bekleyin beni, belki dönerim. Yarısı yenmiş sözcüklerden anladığım bu. Ancak çok da güvenmeyin bana. Zira hem sözcükler yarısı yenmiş oldukları için güvenilmez, hem de ben deli olduğum için güvenilmezim. Bu yüzden isterseniz Yedi gün, ya da Yedi ay bekleyebilirsiniz beni, bu tamamen size kalmış. Ne kadar uzun olursa olsun, yeter ki Yedi olsun. Nedenini biliyorsunuz”.

Süreyya’nın yeni yetmeliğinde gittiği çingene falcının kehanetini iyi biliyorlardı. Falcıya ve dolayısı ile annesine göre Yedi kutsaldır; dünya Yedi günde yaratılmıştır ve haftanın Yedi günü vardır ve gökkuşağı Yedi renktir ve dünyanın Yedi harikası vardır. Oya’nın annesi Yedi vakte kadar hakikatı görecektir, Yedi vakit hakikatle yaşayacaktır, alameti Yedi kuşak boyunca kızlara miras kalacaktır ve Yedi vakit sonra yer yarılıp içine girecektir. Yapması gereken tek şey Yedi gün boyunca kaynattığı Yedi soğanın suyunu içmek ve rüzgarla ona gelecek kelamı dinlemektir. Süreyya bu lakırdılara yarısı yenmiş sözcükler derdi. Hakikaten rüzgarla gelip, rüzgarla giderlerdi. Asla tam değildiler, neyin nesi oldukları dinleyenin yorumuna, parçaları birleştirme yeteneğine bağlıydı.

Her muzip lodosun, ketum karayelin, munis meltemin ardından Süreyya kendine yeni bir görev edinmiş olurdu. Sözcükler ona, Yedi dolunay boyunca kapı eşiğinde uyursa, bir oğlan çocuğu dünyaya getireceğini müjdelediler. Lodoslu bir günde, çarşıdan eve dönmeye çalışıyordu ki kulağına ölü yapraklarla birlikte “dolunay”, “eşik” ve “oğlan” sözcüklerine benzer heceler çalındı. Araları aklınca, kalbince, inancınca doldurdu. Tam Yedi dolunay  boyunca kapının önüne attığı döşekte sabahladı. Kocası Remzi, Süreyya’yı Samanyolu’ndaki yıldızlar kadar çok sevdiğinden, o uyurken sabırla nöbet tuttu. Yedi dolunayı karısının ay ışığında parlayan çehresine bakarak geçirdi. Mahallede laf lafı kovaladı. Önden koşan laf Süreyya’nın deli olduğuydu, diğer lafların hiçbiri onu yakalayamadı. Delilikle ilgili lakırdı bütün mahalleyi gezdi, kafasını uzatmadığı kapı, kulağına girip çıkmadığı kul kalmadı. Yedi hafta boyunca tüm mahalle Süreyya’ya güldü. Ta ki kadının hamile olduğu anlaşılana kadar, ta ki Yedi ay sonra Aziz doğana kadar.

 –         Aurelio söyle bana, annemin izinden gitmeme ne dersin?

–         Delilik derim Oya. Hiç rüzgarın lafına güvenilir mi?

–         Ben senin lafına güveniyorum ama.

–         Aynı şey değil ki bu. Ben rüzgar gibi güvenilmez değilim, kökleri olan, sağlam bir soydan geliyorum, üstelik bir adım var.

–         O adı sana ben verdim.

–         Bu bir ayrıntı, sen vermeseydin de bir adım olacaktı. Ayrıca ben seninle her zaman tam sözcüklerle konuşuyorum, asla onların yarısını yemiyorum.

 Oya, sırtını Aurelio’ya dayamış şekilde hatırlamaya devam etti. Süreyya, ne olmuştu da ağız dolusu gülünen kadından yürek dolusu korkulan kadına dönüşmüştü? Aziz’in doğumu tuhaftı tuhaf olmasına ama kadınların ana olurken gösterdikleri alametler bilinmeyen şeyler değildi. Asıl sonrasını kabullenememişti mahalleli. Poyrazlı bir günde Süreyya çarşıdan dönerken, “Ekrem”, “kuyu” ve “kurtarmak” olarak yorumladığı üç sözcüğün hecelerini duydu. Eski köşkün arka bahçesinde artık kullanılmayan kuyunun içinde ağlayan Ekrem’i bulup çıkardıktan sonra, kem fısıltılar başladı. Süreyya’ya bir üç harfli dadanmıştı, erkek ve kıskançtı üstelik, insanın yüreğini sıkıştıran, başına musallat olan cinsten. Süreyya deliydi, çocukken havale geçirmiş, sonra asla normale dönememişti. Süreyya yalancıydı, Ekrem’i kuyuya o atmış, o çıkarmıştı. Saygı görmek istiyordu, korkutmak istiyordu, masum mahalleliyi kandırmak istiyordu.

Gerçeği öğrenmek, bir anda mahallenin akıllılarının tek amacı oldu. Süreyya ile yatıyor, Süreyya ile kalkıyorlardı. O gün ne giymiş, nereye gitmiş, kiminle konuşmuştu? Remzi’nin bakkal dükkanından alışveriş yapmamak lazımdı, kadının şeker ve un çuvalına bir şeyler mırıldandığını görmeyen mi kalmıştı?

 –         Aurelio belki rüzgar değildir bana mesajları iletecek olan. Belki bu sensin.

–         Beni sakın bu işlere bulaştırma Oya. Kendi halinde, yaşlı bir bankım ben.

–         Ama bana buraya gelen insanların hikayelerini anlatıyorsun.

–         Bunu vakit geçirelim diye yapıyorum.

–         Vakit boş boş geçirilmesi gereken bir şey midir?

–         Bunu bir banka sormamalısın bence.

Mahallenin akl-ı selim sahibi insanları önce Hoca’ya gittiler. Üç harfliyi kadının içinden çıkarmak için ne yapmalıydı? Hoca akl-ı selim sahibi adamdı. Başka bir zamanda, başka bir mahallede, başka bir üç harfliyi kovmaya çalışırken dört yaşında bir çocuğun iki kolunu da kırmıştı ama bu onun değil üç harflinin suçuydu. Yine de taşındı, yeni bir başlangıç yaptı, taktiklerini değiştirdi. İnsanların kötü olduğuna inancı tamdı. Kadınlar daha beterdi. Hepsi günahkardı, akılsızdı, yoldan çıkmaya ve çıkarmaya teşneydi. Bir tanesini daha Hak yoluna getirmeyi çok isterdi, çürük yumurta rengi dişlerini göstere göstere güldü.

Her gece Süreyya’nın ruhu için Fatiha okudular, Bakara suresi okudular, allem ettiler kallem ettiler, kadına okunmuş su içirdiler. Yedinci gecenin sonunda deli bir lodos çıktı. Süreyya uyumadan rüzgarı dinledi, aldığı tarifle bir merhem hazırladı. Nusret Bey’in dört aydır yatmaktan açılan yaraları bir gecede kapandı. Mahallenin akl-ı selim insanları Süreyya ve ailesi ile konuşmaz oldu, çocuklar camlarına taş atar oldu, Aziz okulda dayak yer oldu, dükkanın işleri her zamankinden kesat oldu, Remzi her gün başka bir mahalleye taşınmaktan bahseder oldu. Fırtınalı bir gecede Süreyya ortadan yok oldu.

–         Şimdi anlıyorum Aurelio, sen benim rüzgarımsın.

–         Ben rüzgar olmak istemiyorum.

–         Ne olduğumuzun istemekle bir ilgisi yok ki.

–         Ama ne yapacağımızın istemekle ilgisi var. Ben senin rüzgarın olmak istemiyorum Oya, sadece seninle sohbet etmek istiyorum.

–         Zaten yapacağın sadece bu Aurelio. Hep yaptığın gibi, öylece durmak ve bana hikayelerini anlatmak.

 Yedi ay Süreyya’nın dönmesini beklediler. Rüzgarlı gecelerin sabahında umutla uyanıyorlardı. Öyle sabahlarda, Remzi en temiz gömleğini giyiyor, limon kolonyasını sürünüyor, Oya annesinin sevdiği mısır ekmeğini pişiriyordu. Polise gittiler, eşe dosta haber saldılar, kayıpları Allah’ın izni ile bulduğunu söyleyen bir ihtiyarın kapısını aşındırdılar. Süreyya dönmedi. Remzi’nin gözleri kan çanağına döndü, Aziz santim ve gramlarla konuşmaya başladı. Tebdili mekanda ferahlık vardır diyerek Oya’nın şimdi içinde yaşadığı eve taşındılar. Oya acıya inatçı bir leke gibi dayandı. Kederi derisinde tuttu, ruhuna işlemesine izin vermedi. Kelebeğe dönen tırtıl kadar büyük bir değişim yaşıyorsan, bunu dengelemek için hayatındaki diğer şeyleri sabitlemen gerekir. Oya bunun için çocukluğunda olduğundan daha oyunbaz olması gerektiğine karar  verdi. Yün yumağı peşindeki Tekir oldu, termometrede cıva oldu, sabun köpüğünden üflenen balon oldu. Sürekli Aziz’in peşinde, onu da oyunlara dahil etmeye çalıştı. Her yeni gelen günle Oya daha şakacı, daha yaratıcı, daha şaşırtıcıydı. Ölçü değerlerine o güne kadar akıllarına gelmeyen güzellikte betimlemeler katıyordu. Babalarının yüzü şekersiz kahve telvesi kadar acıydı, Aziz’in artık kesmediği sakalları ters dönmüş hamamböceği bacakları kadar çirkindi. Oya’nın sabitlemek için çaktığını sandığı her çivi, Aziz’in ruhunun ipek bağını tel tel koparıyordu oysa. Aziz artık metrik sistemin adamıydı, üç öğün yemek yiyor, sekiz saat uyuyor, sadece tavla oynuyordu ve herkes kulağına Oya’nın annelerinden bile daha deli olduğunu fısıldıyordu.

Bir öğleden sonra, Aziz çayını içti, odasına gidip, önceden dertop ettiği valizini aldı, evden çıktı gitti. Remzi’nin önce omuzları çöktü, ağzına hiç gitmeyen bir pas tadı geldi, canı kadar sevdiği diğer yarısını bir daha göremeyeceğini anladığında bakkal dükkanından çıkmaz oldu. Çuvalların ardında sarı gözlerle yıllarca oturdu, bir sabah sakız almak için dükkana gelen üç çocuk aynı çuvalların arkasında ölüsünü buldular. Aziz cenazeye geldi, Oya ile birkaç kelime konuştu, duasını okudu, Oya’nın avucuna “çok acil durumlarda araması için”  telefon numarasını karaladığı kağıdı tutuşturdu, balıkçı teknesinin peşindeki martı hızı ile uzaklaştı.

Oya kukumav oldu, kendisiyle konuşur oldu, çıldıracak gibi oldu. O dönem, defalarca iş değiştirdi, kendini hiçbir şeyle oyalayamaz oldu. En sonunda babasından kalan bakkal dükkanına bir kiracı buldu, işi gücü bıraktı ve Park’tan çıkmaz oldu. Sabah saatlerini çok seviyordu. Birkaç emekli ve anneleri ile oynamaya gelmiş birkaç çocuk dışında meydan güvercinlere ve Oya’ya kalırdı. Bir elinde gazetesi, diğer elinde evin hemen karşısındaki Tadım’dan alınmış dereotlu poğaçası ile hemen her sabah soluğu Park’ta alıyordu. Orada öyle gözleri kapalı, başı gökyüzüne uzanmış, serseri serçelerin şarkısını dinlemek, yavaş yavaş gücü kuvveti yerine gelen güneşin gözkapaklarına dayanmasını, içeri girmeyi talep etmesini duyumsamak ona huzur veren şeyler olup çıktı. İşte böyle sabahlardan birinde, gözleri kapalıyken Aurelio’nun genizden gelen, tahtamsı sesini ilk duyduğunda nedense hiç şaşırmadı.

–         Merhaba Oya.

–         Merhaba. Kimsen sen?

–         Sen bana bir isim verene kadar hiçkimse.

 

Kısa süre sonra Oya, Aurelio ile konuşmasını kimsenin yadırgamadığını farketti. Çocuklar için her şey normaldir, serçeler ve karıncalar size aldırmaz, emeklilerin gözü , kulağı çoktandır keskin değildir. Akıllı insanlar ise sadece tahtaları gıcırdayan köhne bir bankla, kendi kendine konuşan bal saçlı, bal gözlü, güzel bir kadın görürler ve üzülürler. Oya, Yedi yılı böyle geçirdi. Her gün, Süreyya’nın ona nar taneleri kadar çok kez anlattığı hikayesini, çingenenin kehanetini hatırladı. Yedi kuşak boyunca, Yedi yetenekli kız çocuğu olacak, her biri yeteneğini farklı amaçlar için kullanacaktı. Kısmen doğru çıkmıştı çingenenin söyledikleri. Mahalledeki dedikoducu, geçkin kadının kahve falı kadar, aşk filmleri kadar, kutsal kitaplardaki hikayeler kadar kısmen gerçekti kehanetleri. Süreyya geri döneceğini söylemiş ama dönmemişti, Oya’nın Aurelio ile konuşabilmek dışında hiçbir yeteneği yoktu, bir kız çocuğu doğurması ise Aurelio’nun kankan dansı yapma ihtimali kadar düşüktü.

–         Yaşlı cadı yanılmış, benim hiçbir yeteneğim yok. Kendime bile faydam yok!

–         Bazılarının en büyük yeteneği köprü olmaktır Oya. Bağlamanın, aktarmanın, iletmenin gücünü sakın küçümseme.

–         Ne demek istiyorsun?

–         Nehirleri bağlayan köprüleri, iki yakanı kavuşturan düğmeleri, göbek bağlarını düşün.

–         Yani?

–         Yani bir düğmeye ya da göbek bağına yetenekli demezsin ama onlar olmadan hayat olur mu hiç?

–         Bana züğürt tesellisi vermeye çalışıyorsun.

–         Öyle olmadığını çok yakında anlayacaksın.

 

O gün, bir meşe palamudu yere düştü, kendi çevresi etrafında iki tur döndü, umarsız bir kumrunun ayaklarının dibine yuvarlandı. Değişimin habercisiydi. Güneş, kuvvetten kesilecek, rüzgarın öfkesi kabaracak, Park gittikçe tenhalaşacaktı. Oya, pamuklu ceketine daha sıkı sarılacak, pamuklu kadifeye, kadife yün bir mantoya dönecekti.

–         Demek annem gibi hikayelerin peşinden koşmamı doğru bulmuyorsun.

–         Hayır Oya, gitmek için çok yanlış bir zaman. Seneye bugün kucağında küçük kızınla beni ziyarete gelmiş olacaksın, biliyorsun.

–         Aurelio! Sen bunu nasıl bilebilirsin?

–         Senin kadar güzel kadınlar asla çocuksuz kalmaz, çingene falcılar asla yalan söylemez ve hiçkimse her sabah sadece dereotlu poğaça almak için aynı pastaneye gitmez.

–         Seni yaşlı şeytan!

–         Tezgahtaki çocuk değil mi? Hep ondan bahsediyorsun.

–         Yalnızca bir kez. Nezle olduğum zamanı hatırlıyor musun? Eve sipariş vermiştim.

–         Üstümde otururken beni bu kadar güldürmemlisin Oya, her tahtam ve çivim ayrı ağrıyor!

Taner en başta gerçekten de sadece tezgahın arkasındaki çocuktu, sadece sıcacık, bol dereotlu poğaçaydı. İlk kez tezgahın arkasından çıkıp kasaya geçtiğinde, Oya vücudunun belinden aşağısının da olmasını hayretle karşıladı. Küçük, önemsiz sözcüklerle başladı her şey. “Günaydın”, “Hava bugün serin” ya da “Poğaça ne zaman çıkacak?” kadar zararsız sözcükler. Sonra daha tehlikeli sularda gezmeye başladılar, sözcükler ardarda eklendi, anlamları ağırlaştı, kıvamları koyulaştı, hasretle beklenir oldular. “Saçını değiştirmişsin, güzel olmuş” ya da “Dün gelmedin, seni merak ettim” kıvamında sözcükler. Sonra bir gün, koca çilekli bir dilim pasta ikram edildi, poğaça paketi el değiştirirken parmaklar birbirine dokundu, bozuk paralar avuca özenle bırakıldı, akşam görüşmeleri başladı. Taner zamanla her şeyi öğrendi; Aziz’i ve Remzi’yi ve Süreyya’yı ve çingene kadını ve Yedi’nin önemini ve hatta Aurelio’yu. Oya’nın o güne kadar tanıdığı en masalsı kadın olduğunu düşündü ve bu hoşuna gitti.

–         Benim de sana bir haberim var Oya.

–         Benimkinden daha önemli olamaz, öyle değil mi?

–         Başımızın üstündeki minik serçe kötü bir şakacı değilse, şu anda Süreyya ile Aziz Park’a doğru yürüyorlar, birazdan yanımızda olacaklar.

–         Aurelio, hamile bir kadına yalan söylememelisin!

–         Hiç kimseye yalan söylemeyen, eğilip bükülmeyi bilmeyen bir odun olduğum için beni bank yaptılar, unutma.

–         Aman Yarabbim! Rüya mı bu? Gerçekse ne yapacağım? Ne söyleyeceğim? Ya bu heyecanla çocuğuma bir şey olursa? O tarafa doğru koşmak istiyorum ama kımıldayamıyorum! Felç geçiriyor olabilir miyim?

–         Sakin ol, oturmaya devam et. Koşmakla değil, sabırla beklemekle bazı şeylere kavuştuğunu bilecek yaştasın artık. Sadece otur ve bu anın tadını çıkar.

 

Oya zaten eklemlerine, kaslarına söz geçirecek durumda değildi. Bunu yapabilseydi bile Park’ın girişine doğru mu koşardı, yoksa tam ters taraftan hızla evine ulaşır, kapıyı kilitler ve yıllarca kimseye açmaz mıydı, bilmiyordu. Dev bir mürenin kuyruğu kadar uzun bir süre bu anı beklemişti ama şimdi korkudan yaprak gibi titriyordu, elleri, ensesi ter içinde kalmıştı.

–         Aurelio, eğer bu anı ölmeden atlatabilirsem kızıma senin adını vereceğim.

–         Bu gerçekten duyduğum en saçma adak.

 

Aziz, evden ayrdıldıktan sonra uzun bir süre geçmişini hiç düşünmedi. Hatta olanları kendisi için bir nimet saymaya başladı çünkü dost bildiği akıllı adamlar ona ne kadar şanslı olduğunu söylüyorlardı. Deli kadınlarla dolu bir evde yaşamaktan kurtulduğu için şanslıydı, deli bir annesi olduğunu kimsenin bilmediği yeni bir hayata başladığı için şanslıydı, en güzel yıllarını ve tüm parasını delilere harcamak zorunda kalmayacağı için şanslıydı. Bir süre sonra, aile özlemi ve kaçmanın utancı rüzgarlı bir gecede göğsünün orta yerine oturduğunda, Aziz sabaha kadar gözyaşı döktü. Aradan yıllar geçtiğinde bile ne annesine ne de Oya’ya o gece rüzgarın kulağına “aileni biraraya getirmelisin” diye fısıldadığını söylemeyecekti. Aziz hem zeki, hem inatçıydı. Süreyya’yı bulmak bir yıldan fazla sürdü. Ana oğul birbirlerine sımsıkı sarıldıklarında Süreyye sadece “Nerede kaldın?” diye sordu.

Oya, olduğu yere bala düşmüş karınca gibi yapışmış haldeyken, Süreyya ile Aziz’in kol kola kendisine doğru yürüdüklerini gördüğü ilk anda nefes alamadı. Onlara doğrudan bakamıyordu, ya da onları gördüğüne dair herhangi bir tepki veremiyordu. Yaklaşan her adım ile nefesi düzene girdi, kaslarını tekrar hareket ettirebildiğini duyumsadı, yine de yerinden kalkmadı. Sadece Aurelio’nun üzerinde, uca doğru kaydı, Süreyya ve Aziz’e oturmaları için yer açtı. Birazdan anlatılacak tüm hikayeyi Aurelio ile birlikte dinlemek istiyordu. Kavuşmaya birkaç saniye kala, sesi titreyerek dostuna sordu:

–         Neden bu kadar uzun sürdü peki Aurelio?

–         Süreyya için Yedi vakit dolmalıydı ve bilirsin Aziz her zaman yolu uzatır.

 

Reklamlar

aychaist hakkında

Born and lives in İstanbul, writes short stories and publishes them in Turkish literary journals. Blog is mainly about stories and books but covers other personal interests too.

Haziran 10, 2012 tarihinde Edebiyat, Sanat içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: