Bir resme öykü döşenmek.


Yaratıcı yazarlık atölyelerinde sıkça kullanılan yöntemlerden biri de yazar adaylarından bir resme ya da fotoğrafa uygun öykü yazmalarını istemektir. Şahsen benim en keyif aldığım çalışmalardan biridir bu. Algılarınızın zaten açık olduğu bir dönemdeyseniz bu yöntem yaratıcılığınızı kanatlandırır, uçurur, yok yaratıcılığım nezleli burun gibi, ne nefes alabiliyor ne bir koku diyorsanız ona da Vicks etkisi yapar.

En keyiflisi de aynı resmin farkı kişilerde ne kadar farklı çağrışımlar yaptığını görmektir. Aynı fotoğraf karesi beni on sene önceki keyifli bir yaz akşamına taşır ama bir bakmışız seni çocukluğunda tekrar tekrar görüp, kan ter içinde uyandığın o eski kabusun kollarına atıvermiş.

İlhamı biraz ittirip, kaktırmakta bir sakınca yok bence. Birbirinden etkilenerek ortaya çıkan iki artistik parçanın, ayrı dünyalara ait iki sevgili gibi farklı türlerde, farklı zamanlarda ama birbirlerini tamamlayarak yaşayıp gitmeleri keyiflidir.

Yazı ile haşır neşir değilseniz bile bir dergide, müzede, sergide, Internette sizi yakalayan, çağıran, derininizde bir yerde bir duygu kırıntısını harekete geçiren bir tabloya, fotoğrafa denk gelirsiniz mutlaka. Elinize bir kağıt kalem alın ve serbest çağrışımla, kendinize sansür uygulamadan, beyninizin ve elinizin yaptıklarını izleyin, eminim keyif alacaksınız…

New York’lu ressam Max Ferguson’un Ruth isimli tablosunun bende uyandırdıkları ile ortaya çıkan “Yüzleşme”, Notos Dergisinin 18. sayısında (Eylül – Ekim 2009) yayınlanmıştı, keyifli okumalar…

 

 

 

 YÜZLEŞME

–        Çıkmıyor… Hâlâ ellerimde… Tırnaklarımın içinde kurumuş, topak topak olmuş!

–        Hep rol, hep trajedi. Leydi Macbeth karşınızda! Çıkmış. Ellerin tertemiz. Hepsi burada, üzerimde hala. Ve yerde. Ve şilte içti çoğunu.

–        İnanmıyorum sana, aynaya bakmam lazım.

–        Yüreğin yetmez.

–        Sus artık.

–        Orman hareketlenmiş, sana doğru geliyor. Ağaçlar seni boğacak, ağaçlar seni boğacak.

–        SUS DEDİM SANA!

Üçüncü günün sonu, artık dışarı çıkmam lazım. Hava hâlâ turuncu, pencereden dışarı yan gözle bakıyorum, sulu, bal tadında bir şeftali düşüyor aklıma. Üç gündür ilk defa bir şey yemek istiyorum. Duyularım keskin mi keskin. Bir renk kırıntısı seslerin kapısını açıyor, kapının ardında bir fısıltı koca bir sese dönüşüyor, ses çıplak göğüslerimi okşamaya başlıyor ılık ılık. Giyinemiyorum bir türlü. Mıhlanıp kalıyorum olduğum yerde. Oysa giyiversem onun gömleklerinden birini, sokuversem eteğin içine, örtsem göğüslerimi ve ayıbımı, çıkıp gitsem. Bu kadar mı zor? Kıyamet onlar yüzünden koptu ya, göğüslerimi düşünmek istemiyorum. Yine de üç gündür göğüslerim ortada geziyorum evin içinde.

–        Allahtan küçükler, yoksa çoktan sarkarlardı. Yine de eskisi kadar diri değiller tabii.

–        Niçin söyledin şimdi bunu? Hiç saklamadım ki yaşımı.

–        Saklasaydın keşke, inanmış gibi yapardım, o zaman söyleyemezdim sarktıklarını. Madem ki yaşımız, görüntümüz konusunda dürüstüz, al sana dürüstlük.

–        Piçin tekisin.

–        Hiç yakışmıyor senin gibi hanımefendiye bu laflar. Gençler acımasızdır, unuttun mu?

Hem artık görüşmeyelim diyorum. Laf lafı kovaladı, canım yandıkça yandı. Sevişme sonrası ağzımda kalan güzelim tat ekşidi, pis bir koku saldı. Bende bunlar olurken, onun ağzı hep oynuyordu. Her biri en acıtacak yerlerime isabet eden taşlar fırlatan bir katapult oldu çıktı o güzelim ağız. Bütün uzuvlarım kendi başlarına hareket eder oldu birden. Gözlerim kırpıştı, başladılar ağlamaya, başım sağa sola sallandı, ayaklarım yatağı dövdü, elim ise komodinin üzerindeki koca makasa uzandı. Hep orada tutardı onu. Bildiğin dikiş makası, oysa düğme bile dikemezdi. Şeytan tırnaklarını, saçındaki kırıkları hep bu heyula ile keserdi, hep de yatakta yapardı bu işleri. Bu hareketleri bile azdırırdı beni, bir daha sevişirdik.

Eteğe hiç kan sıçramamıştı neyse ki. Defalarca yıkandım. Hep odaya dönüyorum, mecburum, evdeki tek ayna orada. Ayna olmasaydı da girerdim odaya. Dünden beri yataktan yayılan o kerih koku odanın dışına çıkmak üzere artık. Sınırda bekliyor, bir sonraki odaya sızacak, çok yakında evin tamamını ele geçirecek, beni ele verecek. Komşuların burunlarına ulaşmaya çalışıyor sinsi sinsi ama vakti var daha, yeterince güçlü değil henüz, beni yenemez. Seviyorum bu kokuyu. Ne de olsa onun kokusu, hiçbir sevişmeyle inemediğim derinliklerden geliyor. Terinin kokusunu severdim, türlü türlü hallerinin rayihasını çekerdim içime ama kanı başımı döndürüyor. Yeterince uzun süre soluyunca kerih ve kandırıcı üst tabakanın altından onun mis kokusu ulaşıyor burnuma, yaşarken hiç varamadığım özü bu.

Yatağa bakamıyorum. Güya bir gömlek geçireceğim üstüme, saçımı tarayacağım, aynaya şöyle bir bakacağım ve çıkıp gideceğim bu evden. Olmuyor bir türlü. Aynaya bakmak, yatağa bakmaktan daha zor. O mendebur önce yatağı gösterecek, sonra sarkan göğüslerimi, en son bir katilin gözleriyle baş başa bırakacak beni. Yüzleşme. Bunları yapamasın diye önünde dikiliyorum ama pencereden dışarı bakıyorum. Dakikalardır saçlarımı fırçalıyorum. Canım acıyor, yine de duramıyorum. Ancak bakışlar atmalıyım aynaya, etkisine girmeyecek kadar kısa ama yüzümde, elimde kan var mı bakacak kadar uzun olmalı, zor iş. Üç gündür başaramadım.

– Aynaları sevmez misin?
– Çok severim.
– Nasıl sevgi bu? Banyonda bile ayna yok, bir bu yatak odandaki var.
– Sevişirken bakmayı seviyorum kendime, çırılçıplakken, hayvana, vahşiye dönmüşken. Gerçekte ne olduğumuzu hatırlatıyor bana.
– Ben sevmiyorum çıplakken kendime bakmayı. Hayvan ya da vahşi olduğumu da düşünmüyorum.
– Allahtan küçük göğüslerin, yoksa çoktan sarkarlardı. Yine de eskisi kadar diri değiller tabii.

Duyularım, hislerim çok keskin. Yalan söylüyor bana. Henüz görmesem de, bir yerlerimde kanı var, biliyorum. Saçlarımı iyi taramalıyım. Bir kadının başına bir felaket geldiğinde en çok onlar belli eder durumu; kurur, ağarır, dağılır, dökülürler. Düzgün olmalı saçlarım. Hava hala turuncu, biraz daha beklemeli, maviler ve grilerle birlikte çıkmalı evden. Onlar dosttur insana, sır saklarlar, ayıp örterler. Şimdi şöyle sulu bir şeftali olsa, bal gibi tatlı… Boyu artık pencereye varan ağacın dallarından biri değip duruyor cama, sinir bozucu bu tıkırtıdan başka bir şey duyulmuyor. Aynaya bakmalıyım. Bakmadan çıkarsam yakalayacaklar beni, biliyorum. Küçücüktü bu ağaç, ne vakit bu kadar boy attı? Ses büyüyor gittikçe, kan kokusunu, turuncuyu ve aynayı da yanına almış. Aynaya bakmalıyım, çabucak. Sanki omuzuma uzun parmaklarından biri ile tıp tıp dokunan, hesap soracak bir ihtiyar var pencerenin hemen dışında: “Ne yaptın sen bakayım?”

– Orman hareketlenmiş, sana doğru geliyor. Ağaçlar seni boğacak, ağaçlar seni boğacak.
– Aynadan sana bakmadığım sürece sorun yok. Görmüyorsam seni, yoksun demektir.
– Kimsenin yaptığı yanına kalmaz.
– Evet, bak, senin kalmadı işte.
– Ben sadece öldüm, bu herkese olur ama sen deliriyorsun, işte bu ender bulunan bir meziyet.

– SUS DEDİM SANA!

 

Reklamlar

aychaist hakkında

Born and lives in İstanbul, writes short stories and publishes them in Turkish literary journals. Blog is mainly about stories and books but covers other personal interests too.

Haziran 3, 2012 tarihinde Edebiyat, Sanat içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: