“Ben” Jenerasyonu, Nasıl ve Neden Hep Ben, Hep Ben?


Benim gibi plaza çalışanları bilir; ofis canlılarını kategorilere ayırma kritelerinden biri de jenerasyona göre dosyalama sistemidir. Harfler havada uçuşur; X jenerasyonu musun, Y misin? Konu burçlardan daha fenadır, orada Balığım ama yükselenim Aslan diyerek yırtabilirsin, burada yırtamazsın. Genci, daha yaşlısından şikayetçidir “ama şekerim bu da artık dinozor, çok old school yaaaani” diye ağzını yayar. Yaşlısı, gencini küstah ve sabırsız bulur, “ah zamane” der gibi ağzını büzer.

Konuyu pek şahane derleyen toplayan bir kitap okudum: Doktoralı Bn. Jean M.Twenge’den “Generation Me” yani “Ben Jenerasyonu”. 70’li yılların sonundan itibaren doğan neslin neden “bu halde” olduğunu harika bir şekilde işliyor kitap.

Öncelikle durum tesbiti: Hiç olmadığı kadar seçenek, imkan, özgüven ve stil sahibiyiz ancak her zamankinden daha zavallıyız!  Sürekli depresyondayız, yalnızız, mutluluk endeksinde yerlerde sürünüyoruz. Pekiyi ne oldu da ailelerimizin eşek yükü, küfe küfe umut bağladığı pırıl pırıl çocuklardan, yaldızı bu kadar yolunmuş yetişkinler haline geldik? 

Jean Twenge, bunun temelinde çocuğa nedensiz özgüven aşılamak olduğunu hem komik hem de bıçak keskinliğinde bir dille anlatıyor. Çocuğa hiçbir şeyi doğrudürüst başaramasa bile dünyanın en mükemmel insanı olduğunu söyleyip durmakla, temeli olan, haklı bir özgüven duygusu aşılayabilmek arasındaki fark eşittir jenerasyonlar arasındaki fark oluyor. Çocuğumuz bir yaşa kadar “ne kadar harikayım lay lay lay” diyerek geliyor. Genellikle net bir hedefi, bir ideolojisi, bir çabası olmasa da her şeyin en iyisini hakettiğine inanıyor! Yuvadan uçtuktan sonra karşılaştığı herkesin de kendisinin eşsiz bir çocuk olduğunu düşünmesini bekleyen “ben jenerasyonu” önce daha yaşlıları fena halde gıcık ediyor. Sorumsuz, narsist, şımarık ve hayalperest olmakla suçlanıyor.  Hayatın gerçeklerini görüp, sıradan, beceriksiz ve sıkıcı milyonlarca insandan biri olduğunu idrak ettiğinde ise kendisini hırpalamaya başlıyor. Twenge, geğirebildiği için mükemmel olduğunu duyan, ödevini yapmasa da, sınavını geçmese de, odasını ahır gibi kullansa da “özellerin özeli” olduğuna inandırılan veletlerin, iş dünyasında nasıl karaya vurduğunu açıklarken bayağı eğlendiriyor. Aynı çocuk, hedeflerini tutturamasa da, başladığı hiçbir projeyi bitiremese de patronundan dünyanın en özel çalışanı olduğunu duymak ve yirmibeş yaşına geldiğinde yönetim kurulu üyesi olmak istiyor!

Kadınların durumu ise ayrı bir özenle irdelenmiş. 60’lı yıllara kadar eğitimli, modern, şehirli bir kadın olsanız bile ancak hemşire, öğretmen ya da sekreter olabiliyordunuz. Yapmanız gereken asıl şey evlenmek ve çocuk doğurmaktı, oyun az çok bundan ibaretti. Kimse size daha fazlasını olabileceğinizi söylemiyordu, olamıyordunuz da. Günümüzde ise-benim de dahil olduğum kuşakta- kadınların seçenekleri sonsuz, daha doğrusu bize böyle olduğu söyleniyor. Doktor, reklamcı, psikolog ya da genel müdür olabiliriz, evlenmek ve çocuk doğurmak ise artık zorunluluk değil, tercihimize bağlı. Şöhretin kapımızı çalması ise an meselesi çünkü biz mükemmeliz (kitap tahmin edeceğiniz gibi modern toplumlar, özellikle de Amerika için yazılmış, bizdeki kürtaj ve beş çocuk tartışmaları ile sindirilmeye ve beşinci lige itilmeye çalışılan kadınlar için değil). Belli bir yaşa gelinceye kadar harika olduğumuzu, istediğimiz her şey olabileceğimizi duyarak hoplaya zıplaya geliyoruz ve sonra hayatın gerçekleri denen duvara BAM sesiyle tosluyoruz! Bir bakmışız, hayalimiz olan mesleği değil, düşlediğimiz maaşın beşte birini aldığımız alelade bir işi yapıyoruz, çocuğumuzu biz değil kim olduğunu bile bilmediğimiz bir dadı büyütüyor ve şöhretimizin çapı facebook’taki 378 arkadaşımızla sınırlı. 2000’li yıllarda beklenti ile gerçekleşen durum arasındaki uçurum ise bizi doğal olarak eski kuşaklara göre daha mutsuz, daha umutsuz, daha yalnız hale getiriyor.

İzolasyonun dibine vuran Amerikalıların, sırf insani bir şekilde dokunma ihtiyaçlarını karşılamak için kucaklaşma partileri düzenlediğini okuduğumda ağzım bir süre açık kaldı (hemen aklınıza gelen fesat bir “dokunma” partisi değil, en azından onların iddiası bunun öyle olmadığı!). Bu partilere katılanların ruh halini değerlendiren bir bilim adamının özetine bayıldım:  Anlık mesajlaşmalar, e-mail ve çılgın telefon trafiğinden oluşan abur cubur yüzünden ruhumuz sağlıksız besleniyor. Yememiz gereken sağlıklı yiyecekler ise gerçek konuşmalar ve yüzyüze temas.

Niye bu haldeyiz, bize ettiler ama biz çocuklarımıza nasıl eylemeyiz diye düşünüyorsanız mutlaka okuyun derim. Kitabın İngilizcesini Amazon ya da Barnes & Nobles’tan sipariş edebilirsiniz, Türkiye’de bulmak da mümkün, öncesinde www.generationme.org sitesine göz atınız, hiddetle ve şiddetle tavsiye edilir.

Reklamlar

aychaist hakkında

Born and lives in İstanbul, writes short stories and publishes them in Turkish literary journals. Blog is mainly about stories and books but covers other personal interests too.

Haziran 1, 2012 tarihinde Kitap içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 2 Yorum.

  1. Yillarca kitaplarda,gazete,dergilerde

  2. Merhaba,
    Sanirim yorumunuzun tamami cikmamis.
    Tesekkurler

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: